Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Anayasa Referandumuna Katılmak Küfürdür! Çeviri MAKALE

2015-06-06

(Bu yazı, Şeyh Ahmed b. Ömer El-Hâzimî'nin 'En-Nakdu'l İlmi Li Fetvâ Men Ecâze't Tasvît' isimli sesli dersinin makale diline çevrilmiş hâlidir. Şeyh bu dersinde Mısır'daki Anayasa referandumu hakkında Abdurrahman El-Berrak'ın vermiş olduğu fetvanın büyük kısmını cümle cümle aktararak ilmî yönden reddiye vermiştir. Bu dersi makale formatına çevirirken, konuşma dilinden kaynaklı olan tekrarlar, makalenin akıcılığına uymayan ifadeler çıkartıldığı gibi bazı cümleler de makale formatına uygun olarak çevrilmiştir. Gayret bizden, başarı Allah'tandır. -Çeviren-)

Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Salât ve selam, Nebimiz Muhammed'e, ailesine ve ashabının tümünün üzerine olsun.

Öncelikle; her Müslümanın -özellikle de ilim talebelerinin-, etrafında cereyan eden olayları ve Allah'ın bu olaylar hakkındaki hükmünü bilmesi gerekir. Çünkü ilim talebeleri, kendisine uyulan kimselerdir. Kendilerine bazen bir konuya dair soru sorulur veya bu konuda kendileri bizatihi hataya düşerler. Özellikle de ilimde büyük insanlar bir sıkıntıya düşebilirler.

Mısır anayasası için yapılacak olan referandum konusunda tartışmalar çoğaldı ve her yerden Mısır anayasasını destekleyenler ve ona karşı çıkanlar arasında fetvalar verilmeye başlandı. Her iki taraf da sözlerini Kitap ve Sünnet ile delillendirmeye çalıştılar. Bazıları da ayet ve hadisten bahsetmeksizin sadece fetva getirdiler.

Bu yüzden, konumuzun bu mesele hakkındaki tartışmalar ve bu tartışmaların Allah'ın kitabı, Nebimizin sallallahu aleyhi ve sellem sünneti ve ilim ehlinin sözlerine arz etme hakkında olmasını istedim.

Bu meselede ortaya çıkan ilk fetva, Şeyh Abdurrahman El-Berrâk'a ait olmuştur. Daha sonra onu Şeyh Abdullah b. Sa'd takip etmiş, daha sonra da art arda bu mesele hakkında yazanlar olmuştur. Eğer bu fetva bu kadar yayılmasa ve bunun hakkındaki sorular çoğalmasa kimseden açık ismi ile bahsetmez, sadece meselenin genel yönünden bahsederdim. Fakat Allah'ın da takdiri ile bu fetvanın yayılması gerçekleşmiştir.

Yayılan bu fetvaların ve sözlerin aslı, Şeyh Abdurrahman El-Berrâk'ın fetvasıdır. Bu fetvanın genel bir değerlendirmesini yapacak olursak:

Allah'ın hükmünü söyleyecek olursak; bu fetva batıldır ve doğru değildir! Kitap ve Sünnet'e dayalı olmadığı gibi, ne sahabelerden ne de önceki âlimlerden hiçbirisinin sözlerinden bir delile dayalı değildir. Bu yüzden fetvası, delilden yoksun olarak görülmektedir. Berrâk'ın sözünü alan kimse, bunun gibi büyük meselelerde bundan kaynaklı olarak fetva ortaya koyacaktır. Şurası bir gerçektir ki, âlim bir kimse de, ilim talebesi de bir fetvayı okuyup delil ister. Fakat avamdan kimselere ise hangisinin delil, hangisinin delil olmadığı karışık gelir.

Buna dair fetva veren Şeyh, mesele hakkındaki kastını yanlış anlamalar ve ondan hatalı çıkarımlar olmasın ve ona tabi olup da kendisine onu dayanak kılanlar çıkmasın diye Allah'ın dini olarak gördüğü hususun hükmünden bahsedip, onu Kitap ve Sünnet'ten bir delile dayandırmalıydı.

Çünkü bu fetva, insanları iki kısma ayırdı. Bir kısım hakkı istedi veya kendilerinin hakkı istediğini zannedip de Şeyh'in ulaştığı sonuca ulaştılar. Bir kısım da heva ehlidir. Bunlar da özellikle partilerin peşinden gidenler ve İhvan-ı Müslimin'den olan kimselerdir. İster onlar, isterse de diğerleri olsun fark etmez. Hepsi de bu fetvaya oldukça sevindiler. Çünkü bu fetva, İhvan-ı Müslimin'in üzerinde olduğu yolu desteklemektedir.

Şimdi Allah izin verirse bu Şeyh Berrâk'ın sözünü kısaltmaya çalışıp söylediklerinden açık bir şekilde bahsedeceğiz. Şeyh Berrâk, Allah'a hamd ve Rasûlü'ne salât ve selam getirdikten sonra şöyle demektedir:

'Mısır Anayasası'nın referandumu konusu hakkında Mısır'daki Ehli Sünnet olan kardeşlerimizin kendi aralarında ihtilaf ettiği ve fetva istedikleri bana ulaştı. Bunun hükmü konusunda vacip, caiz, haram olduğunu söyleyerek ihtilaf ettiler. Şurası bilinmektedir ki her bir kesimin düşündüklerini destekleyen delilleri vardır.' Bu kısımda ilk olarak Mısır'daki Ehli Sünnet diye isimlendirdiği kimselerin bu meselede ihtilaf ettiklerini söylemektedir. Devamında da şöyle demektedir: 'Şurası bilinmektedir ki her bir kesimin düşündüklerini destekleyen delilleri vardır. Delillerine vakıf olduğum kadarıyla, delil getiren görüşün delillerinin hepsinin de -delillere bakanı da şaşırtacak şekilde- kuvvetli olduğunu gördüm.'

Bu, bir görüştür ve içerisinde de bir konu vardır. Sanki Şeyh Berrâk meseleye bakıp, ihtilaflı olduğunu, bu ihtilafın da meşru ve kuvvetli olduğunu, meseleye bakan ve araştıranın da şaşıracağı bir ihtilaf olduğunu zannediyor.

Bunların hiçbirinin ne Allah'ın kitabından, ne de Rasûl'ün sünnetinden nasibi ve payı vardır. Bilakis mesele icma konumunda olup, bu meselenin anlaşılması, selefin arasında ihtilaflı değildir. Ayrıca bu mesele, bu zamanda yeni gerçekleşmiş ve yaşanmış değildir. Bilakis bu konudan, Allah'ın kitabı ve Rasûl'ün sünnetinde bahsedilmiştir.

Kaç ayet ve kaç hadis bu hükmün (referandumun caiz olması) Allah'ın hükmü olduğuna delalet etmektedir? Bilakis, teşri/yasama/kanun koyma, hiç kimsenin değil, Allah'ın hakkıdır. Her kim hükmün mahlukun olduğunu söylerse; tıpkı puta secde eden ve ibadeti Allah'tan başkasına yönlendiren gibidir. Hükümde şirk koşmak da ibadette şirk koşmanın aynısıdır!

Aynı zamanda tağut, ibadette olduğu gibi hükümde, tabi olmada, itaatte de olur. Böyle olduğunda da Allah'ın: "Kim tağutu inkar eder, Allah'a iman ederse o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır." (2/Bakara, 256)hükmüne girer.

Önceden de belirttiğim gibi, bu konu elbette ki ihtilaflı değildir! O hâlde hüküm, günümüzde yaşanan ihtilafa göre değil, sadece Allah'ın kitabına ve Rasûlü'nün sünnetine dönerek verilir. Kendisinde ihtilaf edilen ve çekişilen meseleler de bu şekilde bilinir. Bir de ihtilaf ve çekişme olan iki mesele arasındaki fark, Allah'ın kitabına, Rasûl'ün sünnetine ve selefin anlayışına arz edilerek çözülebilir. Aynı şekilde sahabenin icma ettiği hususlara da karşı çıkmak caiz değildir. İhtilaf ettiklerinde ise ancak iki taraf arasında hükmeden bir nas olursa meşru bir ihtilaf olabilir.

Bu mesele, kendisinde ittifak edilen bir meseledir. Yoksa hükmün Allah'a ait olması, asla ihtilaf diye isimlendirilemez. Hükmü, Allah'ın dışında bir varlığa isnat etmek; laiklik, liberalizm, çağdaşlık, demokrasi, halkların hükmü veya halkların yönetimi diye isimlendirilse de bunların hepsi, tek bir dinin çeşitleridir ki bu da Allah'a karşı kâfir olmaktır. Bunlar haddi zatında da tağutun çeşitleridir.

O hâlde diyebiliriz ki; önemli olan Allah'ın kitabı ve Rasûlü'nün sünnetine dönmektir. Eğer bir nas, Allah'ın kitabında bulunursa hüküm odur. Hangi görüş, hangi kıyas, hangi ihtilaf olursa olsun, bir ihtilaf nassın karşısında oluyorsa, bu ihtilaf batıldır ve kim olursa olsun sahibine döndürülür.

Selefin, Sahabe Sözlerine Yaklaşımı

İbni Kayyım rahimehullah, İ'lamu'l Muvakkıîn isimli eserinde(İ'lamu'l Muvakkıîn, 2/50) İmam Ahmed'in rahimehullah usulünü(Bu sadece İmam Ahmed'e has değil, Selef-i Salihin'in meselelere ve kişilerin sözlerine bakmasındaki genel bir menhecidir. Kişiler Kitap ve Sünnet'e göre ölçülür. Kitap ve Sünnet, kişilerin sözlerine göre ölçülmez.) açıklarken şunları kaydeder: 'Bir konuda bir nas bulunursa, fetvasını ona göre verir, kimden gelirse gelsin nassa aykırı bir görüşe itibar etmezdi.'

'Kimden gelirse gelsin.' Bu söze dikkat et! Bu, İmam Ahmed'in ve onun zamanında yaşayanların bakış açısıdır. Kendisi de sünnet imamları içerisinde 'İmamların Dağı'dır. Bunun yanında onun da nassa aykırı görüşüne elbette ki itibar edilmez. Aynı şekilde onlardan önce geçen ve içerisinde Ebu Bekir ve Ömer'in radıyallahu anhuma olduğu sahabenin de aykırı görüşlerine itibar edilmez.

Biz selefin menheci üzere isek, bakış açımız kişilere itibar etmemek, nassa itibar etmek olmalıdır. Eğer nas söz konusu ise, her ihtilaf batıl olarak kabul edilir. (Berrâk'ın dediği gibi): 'Bakan kimseyi şaşırtacak(!) şekilde' meşru ve kuvvetli ihtilaf diye kabul edilemez.

İbni Kayyım rahimehullah devamla şöyle der: '...Bundan dolayı Ömer'in görüşüne de itibar etmezdi.'

İmam Ahmed, nassa aykırı olduğunda Raşid Halife Ömer b. Hattab El-Faruk'un sözüne dahi itibar etmiyor ve atıyor. İşte bu, hakka tutunmanın kuvvetidir! İşte bu, sahih bir menhecdir! Bu aynı zamanda nassa ve nassın delalet ettiğine bakarken, Müslümanın olması gereken menhecidir.

Bundan sonra da görüş ayrılığı olduğunda; bu ayrılık meşru olursa ona ihtilaf olarak itibar edilir. Görüş ayrılığı meşru olmazsa, o zaman söz duvara çarpılır, kim olursa olsun sözün sahibine de bakılmaz.

İbni Kayyım rahimehullah devamında da şöyle diyor: '...Bundan dolayı Ömer'in, mebtute (Eşinden üç talak ile boşanıp, iddet bekleyen kadına denir. -Çeviren-) konusunda Fatıma binti Kays'tan nakledilen hadisten dolayı görüşüne; Ammar b. Yasir'den nakledilen hadisten dolayı teyemmüm konusunda aykırı görüşüne; Aişe'den nakledien sahih hadisten dolayı, ihramdan önce, hacıların güzel koku sürünerek, ihramda iken de güzel kokularını devam ettirmelerine karşı gelmesine; Fesh hadisinden dolayı, ifrad ve kıran haccına niyet edenlerin niyetlerini bozarak temettu haccına niyet etmelerine karşı gelmesine itibar etmediği gibi; Aişe'den rivayet edilen, kendisi ve Rasûlullah'ın böyle bir durumdan dolayı gusül aldıklarına dair hadisten (Zeyd b. Halid El-Cühemî'nin naklettiği hadis şöyledir: "Osman b. Affan'a bu konuyu sordum: 'Bir kişi eşiyle cinsel ilişkide bulunup, meni gelmezse gusül gerekir mi? 'Yalnızca avret mahallini yıkar, namaz için abdest aldığı gibi abdest alır. Başka bir şey gerekmez' dedi. Osman devamla: 'Bunu Ali, Zübeyr, Talha b. Osman ve Ubeyy b. Ka'b'a sordum, onlar da bana bunu emrettiler' demektedir.") hareketle, Ali, Osman, Talha, Ebu Eyyub ve Ubeyy b. Ka'b'ın iksal (İksal: Bir kişinin eşiyle cinsel münasebette bulunduğu hâlde, inzal olmaması demektir.) konusundaki görüşlerine de itibar etmemiştir.'

İmam Ahmed dört-beş sahabenin sözüne itibar etmemiştir. İbni Kayyım da, İmam Ahmed'in itibar etmemesinden dolayı bunu kitabına yazmıştır. Konu hakkında nas olduğundan dolayı, bu yapılana; sözü atmak, söze ve sahibine bakmamak denilir.

Sen kişilere değil, Kitap ve Sünnet'e uymakla yükümlüsün ey Allah'ın kulu! Kişilerin sözleri, Kitap ve Sünnet ile değerlendirilir. Uygun olursa kabul edilir, uygun olmazsa duvara çarpılır ve bakılmaz. Özellikle tevhid ve Allah'a şirk koşmak ile ilgili konularda...

İbni Kayyım devamında ise şöyle der: 'Bunun gibi, kocası vefat eden kadının iddeti konusunda Subey'atu'l Eslemi'den nakledilen hadisten dolayı İbni Abbas, diğer bir rivayette Ali'nin, iddetlerin en uzunu ile iddet görür şeklindeki fetvalarına; Müslümanın kâfire mirasçı olmasını yasaklayan sahih hadisten dolayı Muaz b. Cebel'in ve Muaviye'nin buna cevaz veren görüşüne; sahih hadise aykırı olduğundan dolayı İbni Abbas'ın sarf konusundaki görüşü ile yine sahih hadise aykırı olmasından dolayı eşek etleri hususundaki görüşlerine itibar etmemiştir. Bunun örneklerini çoğaltmak mümkündür.'

Bu, sadece İmam Ahmed'in değil, sahabenin de birbirlerine yaptığı şeydir. Aynı şekilde tabiinin de sahabeye ve birbirlerine yaptığı bir şeydir.

İbret nassa göredir ey ilim talebesi, ey hak talibi!

Eğer nas varsa ve delaleti sahih, sübutu da kat'i ise, o zaman tüm ihtilaflara batıl olarak itibar edilir ve sahibine geri çevrilir.

İbni Kayyım devamla diyor ki: 'Ahmed b. Hanbel hiçbir uygulama, görüş ve yorumu ve hiçbir dostunun görüşünü sahih hadise tercih etmediği gibi, birçok kişi, bir konuda muhalif görüşün tespit edilememesi durumunu 'icma' olarak değerlendirip, bunu sahih hadisin önüne geçirmesine karşın o, bu duruma icma diyenleri tasdiklemez, icma iddiasının sahih hadisin önüne geçirilmesine cevaz vermezdi.'

Bu, selefin bazısına örnektir. İmam Ahmed rahimehullah apaçık bir menhec üzere yürümüştür. O, bu yolda sahabe etbaından ziyade, sahabe ile beraber olmuş, hatta sahabenin büyükleri ile beraber olmuştur. Ne Ömer'in, ne Osman'ın, ne de Ali'nin radıyallahu anhum içtihad edip, nassa muhalefet ettiği sözlerine itibar etmiştir. Kendisine nas geldiğinde, nassa uymayı vacip saymış, kim olursa olsun hiç kimsenin sözüne itibar etmemiştir.

Referanduma katılmaya veya demokrasi oyununa girmeye dair delil saydıkları bu şüpheler -ki biz buna delil demiyoruz- birtakım fikirler olup, tamamen hevaya dayalı görüşlerdir. Biz bunlardan bazısına hüsn-ü zan etmek istesek de, şunu diyebiliriz ki: Hevaya yaklaşmayın! Bunların hepsi, nasların karşısındaki görüşlerden ibarettir. Ve nassın karşısındaki her görüşe, her içtihada fasit olarak itibar edilir ve ilim ehlinin yanında makbul değildir. Bu da tüm usul ehlinin arasındaki ittifak noktasıdır. Bu meselede de hiç kimse buna karşı çıkmamıştır.

Allah ve Rasûlü'nden bir nas geldiği zaman; orada asla içtihad yoktur. Her içtihad da, nas bulunduğundan dolayı batıl ve iptal edilmiş sayılır.

İbni Kayyım rahimehullah, Es-Sevâiku'l Mürsele isimli kitabında şöyle der: 'Kıyas, nas ile çatışıp karşı karşıya gelirse batıl olur.'

Kıyastan kasıt, içtihaddır. Bazıları içtihad ve kıyasın aynı manaya geldiğini söylerken, bazısı da kıyas, içtihadın bir parçasıdır, demişlerdir ki doğru olan da budur. Çünkü içtihad, kıyastan daha geneldir. Her halükârda kıyas ve içtihad nas ile çatışır ve karşı karşıya gelirse; bu, batıl ve fasit içtihad olarak kabul edilir ve itibar edilmez.

Devamında da şöyle der: 'Bu, şeytani bir kıyas olarak isimlendirilir.'

Bu yönüyle bakıldığında İbni Kayyım'ın yanında 'bakanı hayretler içerisinde bırakan ihtilaf(!)' diyen kişinin sözüne itibar edilir mi? Hayır! Bu, her önüne gelenin dayanacağı bir şüphedir. Bu, şeytani bir kıyas, itibar edilmeyen bir içtihaddır! Dolayısıyla da kabul edilemez!

Devamla İbni Kayyım der ki: '...Bu, içerisinde hakka batıl ile karşı çıkmak, batılı da hakkın önüne geçirmeyi içermektedir. Bu yüzden akıbeti de; aklını, dünyasını ve ahiretini kaybetmesidir. Önceden açıkladığımız üzere, bir kimse aklını vahyin önüne alırsa Allah, onun aklını saptırır.'

Bir kimse nas varken ve delaleti de açık iken aklını, fikrini, içtihadını vahyin önüne ne diye alır ki? Ne diye içtihad ediyorsun ey Allah'ın kulu! Kim sana bu izni verdi? Yaratılanların en bilgilisi de olsan, içtihad ediyorsun, açık ve kat'i nasları birbirine vuruyorsun ve sonra diyorsun ki: Bu, benim görüşümdür!

Sonra da ihtilaf var deyip, merhamet gereklidir diyorsun. Hayır! Eğer ihtilaf meşru olur ve her bir kimsenin şer'i ve sahih delili, hücceti olursa o zaman meşru ihtilaf olur! Özellikle de sahih bir delile dayanırsa. Fakat sahih delil değil de delil saydığı bir şey olursa, bu ihtilaf batıl olup itibar da edilmez.

İbni Kayyım rahimehullah aynı kitapta Şehristani'nin şu sözünü aktarır:

'Şüphe olmaksızın bilinmektedir ki, âdemoğlu için var olan bütün şüpheler; taşlanan şeytanın saptırmaları, onun vesveseleri ve ondan doğan şüphelerden gelmiştir. Eğer şüpheler yedi olarak sınırlandırılmışsa, bidatların büyükleri ve sapıklıklar yediye döner. (Burada Şehristani bu ibareden önce saymış olduğu şeytanın attığı yedi şüpheye işaret etmektedir. -Çeviren-)İbareler değişse, metotlar ayrılsa bile dalalet, küfür ve eğrilik (haktan sapma) fırkalarının şüpheleri bu yediyi aşamaz; bunlar dalalet türlerinin tohumları gibidir. Hepsi hakkı itiraf ettikten ve nas karşısında hevaya yöneldikten sonra emrin inkârına döner.'

Her bidat da böyle olduğu gibi her sapkın ve küfür ehli olan fırkanın da Kur'an ve Sünnet'e ters düşmesinin asli sebebi, re'y/görüş ile olmuştur. O hâlde diyebiliriz ki: Kitap ve Sünnet'in karşısında duran her görüş reddedilmiştir.

Anayasanın İçerisinde Güzel Maddeler Olabilir mi?

Şeyh Berrâk, fetvasında bu konuda ihtilaf olduğundan bahsetmiştir. Hâlbuki bunda ihtilaf yoktur. Allah'ın şeriatı dışında bir yönetici kabul etmek veya bu kanun yapma hakkını ona vermek konusu ihtilaflı olabilir mi? Bu, batıl bir şeydir! Çünkü referandum, küfrü kabul etmektir. Bu kabul, ister kalp ve dil ile beraber olsun, ister sadece kalp ile olsun fark etmez, her ikisi de küfürdür.

Daha sonra ise, bu tartışmanın kaynağından ve tartışmaya götüren sebepten bahsetmiştir. İlk olarak şunu söylemiştir: 'Birincisi: Anayasanın içerisindeki küfür maddeleridir. Bunların batıl oluşunda ve isteyerek/kast ederek konulmasının haram oluşunda kardeşlerimiz ihtilaf etmemişlerdir.'

Burada 'isteyerek' sözünden ne kastettiğini anlamış değiliz. Şeyh Berrâk zorluk anında bunu caiz mi görüyor? Allah en doğrusunu bilendir. Fakat onun da kabul ettiği gibi anayasada küfür maddeleri bulunmaktadır. O hâlde bu anayasa, küfür ve tağut anayasasıdır. Bu demektir ki, bunlar küfür ve batıl olan kanunlar ve maddelerdir. İşte burası, insanların arasında tartışmaya sebep olan ibaredir.

Devamla diyor ki: 'İkincisi: Anayasanın içerisinde şeriatın hâkim olmasına karşı çıkanların razı olmadığı ve şeriatın hükmüne yakın olan güzel maddeler de vardır.'

O hâlde tartışma için iki sebep saydı. Birinci sebep, bu anayasada olan ve gelecekte Allah'ın şeriatı ile hükmetmeye bir vesile ve mukaddime olan güzel maddelerin(!) olmasıdır. Diğer bir sebep de küfür maddelerinin olmasıdır. Bu küfür maddelerinden bazıları şunlardır:

'Demokratik Devlet' maddesi: Bu, İslam dininden çıkaran bir küfürdür.

'Şeriatın hepsi, insanlar arasında ayırıcı bir kıstas değildir. Bilakis kanun olan ilkeler kıstastır' maddesi: Burada ilkelerden kasıt nedir o da belli değildir...

'Halk, yönetimin veya kanun koymanın kaynağıdır' maddesi: Bu da başlı başına küfürdür!

O hâlde burada anayasanın küfür olarak kabul edilmesinde maddelerden bir tanesi dahi yeterlidir. Fakat Şeyh Berrâk'ın bu iki durumu bir araya getirmesi, gerçekten bir tezattır. Hem küfür maddelerinin olduğunu kabul ediyor, hem de içerisinde güzel maddelerin olduğunu söylüyor. Bu, tezattan başka bir şey değildir. Çünkü anayasa, küfür maddelerini içeriyorsa bu tamemen küfür olup, küçüklerden önce büyüklerin ayaklarını kaydıracak bir şeydir. Beş-on tane maddenin hepsini küfür görüyor, diğer maddeleri de şeriata uygun olarak görüyor. Sonra da bu, küfür olan; bu, şer'i olan diyor. Sanki iki şeyi birbirine karıştırıyor. Bu da batıl olan bir şeydir.

O zaman şunu diyebiliriz ki, anayasa içerisinde küfür olan maddeleri barındırıyorsa, bu tümüyle küfürdür. İçerisinde hiçbir güzellik de yoktur!

Bu durum, Allah'ın: "...Kim tağutu inkâr eder, Allah'a iman ederse..." buyruğuna girmektedir. O hâlde şu soru sorulmalıdır: Bu anayasa, içerisinde küfür olan ve güzel olan kanunlar barındırıyorsa, bu: "...Kim tağutu inkâr eder..." kısmına mı, yoksa "...Allah'a iman ederse..." kısmına mı girmektedir? Hangi türe giriyor? Veya ikisinden de uzak mıdır?

"...Kim tağutu inkar ederse..." buyruğundaki 'Tağut', umum siyakı ile gelmiştir. Buradaki tağut isminde hiçbir tafsilat yoktur! Bu taksimat da aslı olmayan bir batıl olup, nas ile ters düşmektedir. O hâlde güzel maddeleri kapsadığı zannedilen bu anayasa tamamen küfürdür ve Allah'ın şu buyruğu kapsamına girmektedir:

"Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O hâlde kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (2/Bakara, 256)

Anayasanın zahiren güzel maddeleri kapsamasına gelince -ki bu, şüphenin mahallidir- bu şer'i olarak güzel değildir. Yani 'güzel maddeler' sözü, kendi görüşüne göre olup, şeriata göre değildir. Çünkü güzel olan şey, bazen akla göre olabiliyor iken, bazen de şeriata göre olabilir.

Şeriat tastamam olan bir şeyi birbirinden ayırmaz ve bir kısmını inkâr edip, diğer bir kısmına iman ederek bölünmeyi de kabul etmez.

Bazısına iman edip, bazısını inkâr eden kimseye: 'Sen iman etmiş oldun. Fakat bazısında doğru yapmış, bazısında hata etmişsin' diyemeyiz. Bu, şeriatta sabit olan bir şey de değildir.

O hâlde diyebiliriz ki; bu ayrım batıl olup, tağut ve küfür olan bu anayasanın içerisinde güzel maddelerin var olduğunun düşünülmesi de mümkün değildir. Bilakis hepsine küfür olarak itibar edilir, şer'i yönden de güzel olamaz. Şeriatı kısımlara ayırmak küfürdür ve geri kalan hepsini de inkâr etmek demektir.

"Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmıyor musunuz?" (2/Bakara, 85)

Böyle bir kimse bazısına iman edip, bazısını inkâr etmiş, Kur'an'ı kısımlara ayırıp 'buna iman edilir, buna iman edilmez' demektedir. Bu kimseye 'kitabın bir kısmına inandığında bizimledir, inkâr ettiğinde de kâfirdir' diyebilir miyiz? Hayır! O zaman kitaba iman etmemiştir. Bu iddiası da geçersizdir ve sözüne de bakılmaz. Bu iman, şer'i değildir. Çünkü kişi, hepsine iman etmekle mesuldür. Bir ayeti inkâr eden, hepsini inkâr etmiş olur. Bu sebeple, çoğu doğru, azı yanlış diyemeyiz. Bu ayrıma ne Kur'an ne de Sünnet işaret etmiş olup, naslarla çatışan fasit bir görüştür. O hâlde iman ve küfrü kısımlandırmak, geri kalan hepsini inkâr etmektir. Küfürden öte de masiyet yoktur. Böyle olunca da, bu ayırt etmeyeceğimiz mutlak bir çirkinliktir. Zaten şirk; aklen, şer'an hatta fıtrat olarak bile çirkindir.

Müşrikler, şirk işlediklerinde Allah'ı sözde tenzih etmeyi isteyerek yaptıklarını görmüyor musun? Yaratanı, yaratılana kıyas etmek istediler. Allah'ı tazim ettiler ve kralların yanına direkt girilmez, mutlaka bir vasıta ile girilebilir, dediler. Bunların güzel bir maksadı var ama şeriat bu maksada itibar ediyor mu? Bu şüpheye itibar edilir mi? Hayır!

Bunlar, müşriklerin söylediklerini söylemekte, yaptıkları şirki de istisnası olmaksızın yapmaktadırlar. Bu şekilde bölümlere ayırmak, şer'an makbul değildir. Her kim şeriatı, imanın kabul etmeyeceği şekilde kısımlara bölerse, küfür galip gelir ve ona bu küfür hükmü verilir. İmanı da kendisinin kabul ettiği gibi güzel olarak vasfedilmez. Çünkü hepsi küfür olan şey, her yönüyle çirkindir. O hâlde bu, 'güzel' veya 'içerisinde güzel maddeler' olmakla nasıl vasıflandırılabilir?

İbni Kesir rahimehullah şöyle der: ' "De ki: 'Her kim Cebrail'e düşman ise, bilsin ki o, Allah'ın izni ile Kur'an'ı; önceki kitapları doğrulayıcı, müminler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.' " (2/Bakara, 97) ayeti hakkında şöyle der: 'Kim Cibril'e düşman olursa iyi bilsin ki hâkim olan bu Kur'an'ı senin kalbine Allah tarafından ve onun izniyle indiren o Rûhu'l Emin'dir. Allah'ın meleklerinden bir elçidir. Kim bir elçiye düşman olursa bütün elçilere düşman olmuş sayılır. Nitekim kim bir Peygambere iman ederse, bu iman onun bütün Peygamberlerin hak olduğuna inanmasını gerektirir.'

İçerisinde iyi olana iman edilecek, küfür olana da iman edilmeyecek şekilde ayırt edemeyiz. Çünkü meleklere iman; bölmeyi kabul etmediği gibi, şeriata iman da bölmeyi kabul etmez. Bir meleğe imanı reddeden, meleklerin hepsini inkâr ettiği gibi, şer'i bir hükmü reddeden de bütün şeriatı inkâr etmiştir.

İbni Kesir rahimehullah devamla şöyle diyor: 'Kim de bir Peygamberi inkâr ederse bu küfür, onun bütün Peygamberleri inkâr etmesi sonucunu doğurur. Allah şöyle buyurmaktadır: 'Allah'ı ve Peygamberlerini inkâr eden, Allah'la Peygamberleri arasını ayırmak isteyen, 'bir kısmına inanır bir kısmını inkâr ederiz' diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar kâfirlerin ta kendisidir.' (4/Nisa, 150-151)'

Allah subhanehu ve teâlâ: "İşte onlar kâfirlerin ta kendisidir" buyruğunu tekidli bir şekilde söylemiştir. Bunu da Rasûllerden birini inkâr eden için tekit etmiştir. Ayrıca bazı Peygamberlere iman edip de bazılarını inkâr edenler hakkında 'onlar güzel yapmışlardır' diye bir nas da gelmemiştir.

Devamında da diyor ki: 'Allah onlar hakkında kesinleşmiş küfür hükmünü veriyor. Çünkü onlar Peygamberlerden bir kısmına inanmakta bir kısmını inkâr etmektedirler. Cebrail'e düşman olan da aynı şekilde Allah'a düşman olmuş sayılır. Çünkü Cebrail, ilahi emri kendiliğinden indirmiyor. Rabbinin emirlerini indiriyor.'

İbni Kesir rahimehullah, burada kim Cibril ve Mikâil'den birisine düşmanlık yaparsa; aslında diğerlerine ve Allah'a düşmanlık yaptığını bildirmektedir.

İbni Kesir rahimehullah bir önceki ayetin(4/Nisa, 150-151) tefsirinde şöyle der: 'Buradan maksat şudur: Peygamberlerden birini inkâr eden, diğer Peygamberleri de inkâr etmiş sayılır. Allah'ın yeryüzüne göndermiş olduğu her Peygambere iman gerekir. (Onlardan) birinin Peygamberliğini hased veya asabiyetine veya kendi hevasına uyarak reddeden kişinin, Peygamberlerden herhangi birisine imanının şer'i bir iman olmadığı açıktır.' İman ettiğini iddia etse de bu böyledir. Çünkü bu, şer'i/şeriatın istediği bir iman değildir. Çünkü Peygamberlere olan şer'i iman, kısımlandırmayı kabul etmez. Bazısına iman edene 'iyi yaptın' diyemeyeceğimiz gibi o kişinin hüsn/güzellik sıfatı da son bulur.

Aynı şekilde insanlar arasında hükmedici ve ayırıcı olan ve kendisine başvurulan merci olan şeriat/Allah'ın indirdiği hüküm, ayrım yapmayı asla kabul etmez. Kim ayrım yaparsa, ister bir hükmü inkâr etsin, ister terk etsin, hepsini inkâr etmiş olur. Biz bunların güzel/iyi olan maddeler olduğunu söyleyemeyiz. Bunlar tamamen küfür maddeleridir. Kısımlara bölmenin de ve ayırmanın da Kitap'ta da Sünnet'te de aslı yoktur.

İbni Kesir rahimehullah: 'Zira onun bu imanı, bir maksat, bir heves ve asabiyetten dolayıdır. Bunun için Allah: 'Onlar ki; Allah'ı ve Peygamberlerini inkâr ederler' buyurup onları, Allah'ı ve Peygamberlerini inkâr etmekle nitelemiştir. 'Allah ile Peygamberlerinin arasını (imanda) ayırmak isterler, bir kısmına inanır, bir kısmını da inkâr ederiz, diyerek bu ikisinin arasında bir yol tutmak isterler.' Daha sonra Allah, onlardan haber vererek: 'işte onlar, kâfirlerin ta kendileridir' buyuruyor. Şüphesiz ki onlar, kendisine iman ettiklerini söyledikleri şeyi inkâr etmektedirler.'

İbni Kesir, onların iman etme iddialarına rağmen kâfir olduklarını söyledi. Daha baştan inkâr edenler ise buna daha layıktır.

Devamla şöyle der: 'Zira bu iman, şer'i bir iman değildir. Allah'ın elçisi olması hasebiyle gerçekten ona inanmış olsalardı burhan bakımından daha güçlü, delil bakımından daha açık olana ve benzerine de iman etmiş olmaları ya da onun Peygamberliği hususunda gerçekten düşünmeleri gerekirdi.'

El-Berrâk'ın zikrettiği bu taksimat, ihtilafın kaynağı ve muasırlarıyla arasında bu anayasanın desteklenip desteklenmemesi; fetva verilip verilmemesi veya küfür olduğu için karşı çıkılıp çıkılmaması hakkında ihtilaf etmesinin sebebidir.

Şüphe yok ki bunlar terk edilmediği müddetçe bunda hiçbir güzellik olmadığını söyleriz. Bunda sadece 'demokratik bir devlettir' maddesi dahi olsa, bu anayasanın küfür ve tağuti bir anayasa olması için yeterlidir. Bu durumda da onu oylamaya sunmak/referandum da kesinlikle helal olmaz.

Bundan sonra Şeyh Berrâk diyor ki: 'Daha sonra Ehli Sünnet kardeşlerimizin yaklaşımına vakıf olunca referandumun vacip olmasa bile caiz olduğu bana açık oldu.'

Referandum demek, anayasaya 'evet' yani 'bu anayasa ile hükmedilmesini istiyoruz' demektir. Şüphe yok ki buna 'evet' demek, bizatihi küfürdür. Çünkü anayasaya evet demek, bu anayasaya olan imandır. Kişi bu söze itikad etmese dahi, -Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye'nin de dediği gibi- burada lafza/söze göre hüküm verilir. O hâlde küfre 'evet' veya 'hayır' diyerek referandum yapılamaz.

Büyük Küfürde Maslahat ve Zaruret Olmaz

'...referandumun vacip olmasa bile caiz olduğu'; burada iki hükmün arasında dönmektedir. Vacip hükmüne ulaşmasa bile caiz olur, demektedir. Yani, mekruh veya haram olamaz. Mükellefin zaruret için kullanacağı haram da olamaz. O hâlde vacibe dönüşmüş olur. Sonuç olarak da küfürden vacibe aktarmış oldu. Bundan Allah'a sığınırız.

Devamla şöyle diyor: 'Bunda da küfrü ikrar/kabul etmek ve küfre razı olmak yoktur. Bu ancak iki şerden birini defetmektir. İki zarardan en hafif olanı tercih etmektir.'

'Vacip olmasa da caizdir' demesi büyük bir hatadır. Önceden de bahsettiğimiz üzere buna küfür olarak itibar edilir. Küfür de ibadete çevrilemez. Referandumdaki 'evet' kelimesi, Allah'a karşı kâfir olmaktır. O hâlde küfür nasıl ibadete, hatta ibadetlerin en üstünü olan vacipliğe dönsün?!

Bu anayasanın küfür olduğu kabul ediliyorsa, tağut da parçalara bölünmüyor ve içerisinde güzellik yoksa ve içerisinde sadece çirkinlik varsa; bu yola girişmek ve bu yolda gitmek neden?

Buradan tağuti bir hüküm ile hükmetmenin kişiyi yüce Allah'a karşı kâfir yapacağını öğrendik. Referanduma veya şirk parlamentolarına girmek, üç ihtimali barındırır. Birincisi; ikrah hâli olması lazım. İkincisi; zaruretleri barındırması lazım. Üçüncüsü; Maslahat ve mefsedet olması lazım. Bunun dördüncüsü yoktur!

Kim referanduma veya şirk parlementolarına girmenin caiz olduğuna dair fetva veriyorsa; bu üçünden başka söyleyecek delilleri yoktur.

Bunlardan birincisi ikrahtır. Fakat Şeyh Berrâk buranın üzerinde durmadı. Bunu, onun delili olduğu için veya ona dayandığı için söyleyip itiraz etmiyoruz. Bilakis parlamentoya girme, referanduma katılma, demokrasinin hükmü vb. hususlarda yazanların çoğu hatta büyük bir kısmı, bu başlığın üzerinde durmaz ve asıl kabul etmezler. Asıl olarak ikinci ve üçüncü madde olan zaruretler, mashlahat ve mefsedetler konusu altında dururlar.

Bahsettiği illete/sebebe gelince; bu fetvayı iki zarardan en hafif olanını yapmak üzerine verdi. Bu da zaruretler babındandır. Daha sonra ölüm, bölünme vb. hususların oluşmasından dolayı maslahat ve mefsedet konusunu gözetmiş oldu. İki konuyu böylece birleştirmiş oldu. Bu da tamamen hatadır. Eğer bu meseleyi ikrah meselesinden çıkarsaydı, bu ayrı bir mesele olurdu. Fakat zaruret ve maslahat-mefsedet meselesinden çıkarınca bu tamamen hata olmuş oldu. Bu da işin kökünden batıl olmasının asli sebebidir.

Çünkü icma ile sabittir ki, büyük şirk veya büyük küfür ne zaruretlere ne de maslahatlara girer. Bu mesele teferruatlı şeylere hamledilse de böyledir. Bu da, bu meselenin kökünden batıl olduğunu gösterir. Bu da sadece zihindeki birtakım şeyler olup, varlığı olmayan tahminî şeylerdir. Bu husus, maslahatlar için de geçerlidir. İddia edilen bu maslahatlar, hayalî ve kuruntu/zan olan şeyler olup varlığı da yoktur. Yıllardan beri halk, milletvekilleri vb. kimseleri destekledi de bir şey elde edebildiler mi? Hayır! Ne şeriat, ne de kendileri için bir maslahat elde edemediler. Bilakis milletvekilleri gece gündüz Allah'a küfrettiler! O hâlde bu, tamamen hatadır ve meseleyi sulandırmaktır. Çünkü zaruretler ve maslahatlar küfür ve şirke dahil olmaz.

En Büyük Mefsedet Şirktir

Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür." (2/Bakara, 191)

İmam Kurtubi rahimehullah bu ayetin tefsirinde diyor ki: 'Yani onların sizi zorladıkları ve böylelikle küfre dönmenizi arzuladıkları fitne, öldürmekten daha ağırdır.'

Yani, eğer benim yolumda bu fitneye düşmemek için öldürülürseniz, bu daha doğru olur. Çünkü öldürülmediğiniz takdirde fitneye düşeceksiniz. Fitneyi reddederseniz de ölüm gerçekleşecektir. Bunun da tersi bir durum yoktur. Şurası bilinmelidir ki, ölümden kurtulmak için küfür ve şirk işlenmez. Ancak fitneye/şirke düşmemek için ölünür. İnsanlar en başından bu meselenin tam zıddını zannetmektedirler.

İmam Kurtubi, devamında şöyle diyor: 'Mücahid der ki: 'Yani, mümin için öldürülmek, (fitneden) daha kolaydır. Öldürülmek, onun için fitneden daha hafif gelir.' '

Ölüm, kişinin tağutlara 'evet' demesinden daha hafiftir. Bu, olması gereken bir şeydir. Bunun tam zıddının olması ise, doğru değildir.

Devamında da şöyle der: 'Başkaları ise şöyle demiştir: 'Yani kâfirlerin Allah'a ortak koşmaları, O'nu inkâr etmeleri, onların sizleri kendisi sebebiyle ayıpladıkları öldürmekten daha büyük ve ağır bir suçtur.'

İbni Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle der: 'Cihadda adam öldürmek ve insan hayatına son vermek olduğundan dolayı Allah, kâfirlerin içinde bulundukları Allah'ı inkâr, O'na ortak koşma ve Allah yolundan alıkoymaktan daha ağır, çetin, şiddetli ve büyük bir felaket olduğuna dikkat çekerek şöyle buyurdu: 'Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür.' Ebu Malik der ki: 'Yani, sizin şu içinde bulunduğunuz hâl, savaştan daha büyük bir felakettir. Ebu Âliye, Mücahid, Said b. Cübeyr, İkrime, Hasan-ı Basri, Katade, Dahhak ve Rebi' b. Enes'ten aynı şekilde: 'Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür' buyruğunu; 'şirk, ölümden daha kötüdür' diye tefsir ettikleri rivayet olunmuştur.'

Selefin birçoğu, burada fitneyi şirk diye tefsir etmiştir. Kişinin şirke düşmemek için Allah yolunda öldürülmesi gerekir. İnsanların anladığı gibi bunun aksi bir durum da yoktur. Bunun yanında İmam Şevkani rahimehullah buradaki fitnenin, şirkten daha genel olduğunu söylemiştir.

İmam Şevkani şöyle der: 'Burada dindeki fitneden kasıt, hangi sebeple ve kabul edilen hangi suretle olursa olsun fark etmez; ölümden daha kötü olduğu açıktır.' (Fethu'l Kadir)

Bu, bir genellemedir. Çünkü lafız, umumi bir lafızdır. Selefin birçoğu, bunu Allah'a şirk koşmaya ve büyük küfre yormuşlardır. İmam Şevkani de burada lafzın aslına dönmüştür.

Şeyh Abdurrahman Es-Sa'di şöyle der: 'Mescid-i Haram'da savaş, haram beldede fesat çıkarma ihtimalini de akla getirdiğinden dolayı Allah, Mescid-i Haram'da şirk koşup, Allah'ın dininden alıkoyma fitnesinin, öldürmenin zararından daha ağır olduğunu haber vermektedir. O hâlde ey Müslümanlar; bu şartlar altında onlarla savaşmakta sizin için vebal yoktur. Bu ayet şu meşhur kaideye delil olmaktadır: 'Daha büyük bir kötülüğü önlemek için iki kötülükten daha hafif olanı tercih edilir.' ' (Teysiru'l Kerimi'r Rahman fî Tefsirî Kelâmi'l Mennân)

Şirk ve küfürden daha büyük bir mefsedet yoktur. O hâlde küfür ve şirkin bir şeyi defetmek için vesile olması düşünülemez. Bu kaideden de Allah'a karşı küfür işleme sonucu çıkmaz. Bunun tek istisnası ikrahtır. Bunun dışında ise, bu kaide aslı üzerine kalır. Ne şer'an ne de aklen, şirk ve küfürden daha büyük bir mefsedet olması düşünülemez. O hâlde buradan iki zararın en hafifini yapmaya bu kaide ile ulaşılamaz. Dolayısıyla bu tağutlar da referandumda oylanamaz.

Bu ve diğer birçok ayet, küfür ve şirkin diğer hükümler ile arasındaki farkı göstermektedir.

"Fitne, öldürmekten daha kötüdür." (2/Bakara, 191)

Bir diğer ayette ise: "Fitne, öldürmekten daha büyüktür." (2/Bakara, 217) şeklinde geçmektedir.

Burada iki günah arasında bir fark vardır. Zaruret ve maslahat açısından iki günah ile muamele arasında fark vardır. Bu ayette Allah'a şirk koşmaktan daha büyük bir mefsedet söz konusu değildir. Burada öldürmekten örnek verilmiştir. Diğerleri de buna kıyas edilir.

Küfür ve şirk bütün günahlardan daha büyüktür. Şirk olmayan bir günahtan dolayı küfre ve şirke girilemez. Bu mesele insanlar tarafından düşünülmemiştir.

Küfür ve şirk, zaruretlere de girmez. Maslahatı elde edip tamamlamak, mefsedeti uzaklaştırıp azaltmak, içerisinde şüphe olmayan sahih bir kaidedir. Fakat tevhid ve dinin aslında bu kaideyle amel edilemez.

Maslahat Mutlak Delil Değildir!

Önceki ilim ehlinden 'Müslümanın maslahat elde etmek için büyük küfür ve büyük şirk işlemesine izin verilir' diyen bir kimse yoktur. Hiç kimse maslahatı gerçekleştirmek için küfre girileceğini de söylememiştir. Ve bu maslahat da, aslı olmayan ve sadece akılda var olan bir zandır. Çünkü tevhidin maslahatından daha büyük bir şey yoktur.

Bu meselede bu kaidenin işletilmesi, oldukça uzak olan bir şeydir. Önceki ilim ehlinden de kimse bunu söylememiştir. Çünkü bu mesele, maslahat ve mefsedet kaidesine bağlandığında şer'i naslara muhalefet gerçekleşecektir. Ayrıca maslahat ve mefsedet konusunda da şöyle bir durum vardır: Bu maslahat, nas ile mi sabit kılınmıştır? Nas ile sabit kılınmış ise, içtihada dahil değildir. Nas ile sabit kılınmamış ise, içtihad tarafında kalmış olur.

Birisi bunun maslahat olduğunu, başka birisi bunun mefsedet olduğunu, bir diğeri de maslahatın mefsedete tercih edileceğini düşünür. Bu da meseleyi tersine çevirmektedir. Böylece -özellikle de dinin aslı ile alakalı meselelerde- büyük bir ihtilaf ve şer gerçekleşmiş olur.

Referanduma cevaz verenlerin hepsi, maslahatın olduğunu iddia etmektedir. Zaten birisi bir şeyi gaye edindiğinde 'bunda maslahat vardır' deyip caiz görmektedir. Bahsettikleri maslahatları gerçekleştirmek adı altında büyük küfre ve büyük şirke de izin vermektedirler. İnsanların itibar ettiği maslahatlar da aynen bunun gibidir. Faiz, zina, hırsızlık vb. konularda maslahat görüp, insanlara cevaz vermeleri de bu kabildendir. Maslahat ne zaman bulunursa, artık gaye gerçekleşmiştir. Bu da hiç kimsenin söylemediği batıl bir şeydir. Eğer böyle olmazsa itikad konusunda ihtilafın kapısı aralanır.

Akideye gelince, onun dayanağı naslardır. Ve akide tevkifîdir(Şeriat tarafından geldiği gibi kabul edilir, aklın payı yoktur. -Çeviren-) ve onda içtihadın hiçbir yeri yoktur. Maslahatlara itibar etme konusunda söylenecek ilmî söz ise şudur: Maslahatlar, bir vacibin terkini veya haram olan bir şeyin yapılmasını caiz kılmaz. Ayrıca ilim ehlinin birçoğuna göre de maslahatlara itibar etmek ve maslahatları gözetmek mutlak değildir.

Bu;

1. Bir mefsedete sevk etmesinden dolayı (vacip olan değil) caiz olan bir şeyin terk edilmesi ile kayıtlıdır.

2. Üzerine bir mefsedetin terettüp etmesinden dolayı müstehab olan bir şeyin terk edilmesi ile sınırlıdır.( Şeyh Hâzimî'nin burada anlatmak istediği şey; maslahatı öne sürerek Allah'ın emrettiği şeylerin terk edilemeyeceği ve yasakladığı hususların yapılamayacağıdır. Maslahat ancak caiz ve müstehab olan şeylerde geçerlidir; farz ve haramlarda söz konusu dahi değildir. -Çeviren-)

Sonra bu iki durumda da yine mutlak değildir. Böylesi bir hâlde; bir durumda kabul ediliyorken diğer durumda kabul edilmez. Üzerine bir mefsedetin terettüp etmesinden dolayı ancak caiz olan bir şey terk edilebilir. Yine üzerine bir mefsedetin terettüp etmesi nedeniyle müstehab olan bir şeyi terk etmek caiz olur. İlim ehlinden birçoğu böyle söylemiştir. İlim ehlinden bazıları ise bunun iki vacip arasında bir tearuz söz konusu olduğunda olacağı görüşündedir. Ancak maslahatlar ve mefsedetler hakkındaki geçerli kural, ittifakla tevhid konusunda ve itikadın asıllarında geçerli değildir. Zira;

1. Bu mesele (maslahat ve mefsedet meselesi) içtihada dayanmaktadır.

2. Akidenin dayanağı tevkîfîdir ve naslara bağlıdır.

3. Tevhidden daha büyük, elde edilecek bir maslahat ve Allah'a şirk koşmaktan daha büyük defedilecek bir mefsedet yoktur.

Dolayısıyla bu noktada bu kaidenin geçerliliği bitmiştir. Buna binaen bu kaide ile delil getirmeleri mümkün değildir. 

İmam Şatıbi şöyle der: 'Rüya, ilham vb. şeylerin dikkate alınıp, itibar edilmesi ancak şer'i bir hüküm ya da dinî bir kaideye ters düşmemesi şartıyla geçerli olur.'

Birisi: 'Biz maslahat ve mefsedetlere itibar ediyoruz' derse; biz bunun bir şartı olduğunu söyleriz. Bu şart da üzerinde ittifak edilmiş bir şarttır.

Bu kaideyi kullanmada, şer'i hükümlerin çiğnenmesi veya dinî kaidelerin yıkılmaması gerekir. Şüphe yok ki teşri/kanun koyma başkasının değil, sadece Allah'ın hakkıdır. O zaman diyebiliriz ki; tağutların anayasaları hakkındaki maslahatlar, teşrinin sadece Allah'a ait olmasını kabul etmez. Bu, zaten dinin asıllarından bir aslı bozmaktadır.

Yani bir müçtehid böyle bir iddia ile içtihad ettiğinde veya bir kimse, bu kaidenin bu konumda uygulanabileceğine itibar ederse, buna itibar edilemeyeceğini söyleriz.

Çünkü bu kaidenin şartı; şer'i bir hükme ters düşmemek, dinî kaideleri yıkmamaktır. Şer'i kaideleri veya şer'i hükümleri çiğniyorsa, buna kimsenin hakkı yoktur. Çünkü kişinin çıkarmak istediği hükme karşılık ayet sabit olunca nassa muhalefet etmiş olur.

Nassa muhalefet eden her içtihad da batıldır. Batıldan başka sapıklık var mıdır?! Çünkü hak olmayan her şey batıldır!

İmam Şatıbi şöyle der: 'Dinî bir kaide ya da şer'i bir hükmü ihlal eden birşey haddi zatında hak olan birşey değildir; o ya hayaldir ya vehimdir ya da şeytanın telkinidir.'

Yani kişi nasıl zannederse zannetsin, algıladığı maslahat ve mefsedet, varlığı olmayan zihindeki hayallerden ibarettir.

Bugün İslam toprakları sömürge altındadır. Sömürgeciler, bedenleri ile bu topraklardan çıktılar ve geriye onların temsilcileri kaldı. Birileri Allah'ın hükmü ile hükmetmek istediklerinde, hemen dışardan müdahale gerçekleşir. Bu da genel bir kuraldır. Tıpkı Mısır ve diğer yerlerde olduğu gibi...

Bazıları: 'Mutlaka bunun bir çözümünün olması gerekir' diyorlar. Fakat çözüm, Allah'ın kitabında beyan ettiği, Allah yolunda cihadı yükseltmektir. Müslümanlar ya cihad sancağını ihya edecek güç hâlindedirler ya da hazırlık içerisindedirler. Yani ya savaş hâlindedirler ya da hazırlık. Bunun dışında bahse konu bir şey yoktur.

İmam Şatıbi rahimehullah devamla diyor ki: '...o ya hayaldir ya vehimdir ya da şeytanın telkinidir. Bunlar bazen içerisinde haktan unsur da taşıyabilir; bazen de haktan hiçbir şey taşımaz. Bu durumda bunların dikkate alınması doğru değildir; çünkü şer'an sabit bulunan bir esasa ters düşmektedir.'

Sabit olan nasların, maslahat zannedilenler ile ters düşmesi mümkün değildir. Çünkü Şari'in nas kıldığı önce gelir. Maslahat olarak itibar edildiğinde de, bu nassın karşısındaki bir içtihad olursa, İbni Kayyım'ın rahimehullah dediği gibi şeytani bir kıyas olur.

Devamla da şöyle diyor: 'Şöyle ki: Peygamberin getirmiş bulunduğu şeriat bundan önceki meselede de geçtiği gibi geneldir, özel değildir. Onun esasları bozulamaz ve onun devamlılığı ortadan kaldırılamaz; onun hükümleri altına girmeyen bir mükellefin olması düşünülemez. Durum böyle olunca, şu anda üzerinde durduğumuz kabilden olan ve şeriat tarafından konulmuş bulunan esaslara ters düşen her şey sakat ve batıl olacaktır.' (El-Muvafakat)

Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye rahimehullah şöyle der:

'Bir ameli işlemek bazen müstehab olurken, bazen de o ameli terk etmek müstehab olabilir. Çünkü yaparken ve terk ederken şer'i deliller doğrultusunda maslahatın daha fazla olduğu düşünülmüştür. Müslüman, yapacağı amelde mefsedet, maslahattan daha fazla var ise, bu müstehabı terk edebilir. Tıpkı Nebi'nin Kâbe'yi İbrahim'in temelleri üzerine yeniden inşa etmeyi terk etmesi gibi. Nebi, Aişe'ye şöyle buyurmuştur: 'Eğer kavmin cahiliyeden yeni kurtulmuş olmasaydı, Kâbe'yi yıkar, yere yakın olarak inşa eder ve iki kapılı yapardım. Bir kapısından insanlar girer, bir kapısından çıkarlardı.' (Buhari, Müslim) Nebi, tercihe şayan bir durumla ters düştüğü için kendisinin yanında en faziletli olan bu işi terk etti. Bu da Kureyş'in İslam'a yeni girmesi ve onları nefret ettirmemekti. Böylece mefsedet, maslahata tercih edilmiş oldu.' (Mecmuu'l Fetava, 24/195)

Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye rahimehullah şöyle der: 'Kişinin gönülleri birleştirmek için bu müstehabları terk etmesi de müstehabdır. Çünkü gönülleri birleştirmenin/kazanmanın dindeki maslahatı, bu gibi fiileri işlemekten daha büyüktür. Tıpkı Nebi'nin, Kâbe'yi yeniden inşa etmeyi terk edip, gönülleri birleştirmek için olduğu hâl üzere bırakması gibi.' (Mecmuu'l Fetava)

İbni Kayyım rahimehullah şöyle der: 'Bazen muvafakat gösterme ve kalpleri birleştirme/kazanma söz konusu olduğunda daha faziletlisi varken daha az faziletli olanı tercih ederdi. Nitekim Aişe'ye: 'Eğer kavmin cahiliyeden yeni kurtulmuş olmasaydı, Kâbe'yi yıkar ve iki kapılı yapardım' buyurmuştur. İşte bu, muvafakat gösterme ve gönülleri kazanma sebebiyle, daha uygun olanı terk etmektir. O durumda daha uygun olan, bu olmuştur. Kurban olmaksızın temettu haccını tercih etmesi de aynen bunun gibidir. Bu yolla Nebi'nin yaptığı ile arzu ve temenni ettiği birleştirilmiş oldu.' (Zadu'l Mead, 2/142)

İmam Beğavi rahimehullah şöyle der: 'Bu hadis (Aişe hadisi) insanların yanlış anlayıp fitneye düşmesinden korkulduğu bazı istekleri terk etmenin caiz olduğuna dair bir delildir.' (Şerhu's Sunne, 2/108)

Görüldüğü gibi bu durum; vacipler, dinin aslı ve kâmil şeriat, tağutun hükmü ile ilgili değil, bazı tercihler ile ilgilidir.

Zaruretler ile ilgili hususlar ise, şirk ile ilgili meselelere dahil olmaz. Bu, zaten icma konumundadır. Hatta İbni Teymiyye'nin dediği gibi bütün Rasûllerin icmasıdır!

İbni Teymiyye'nin Konuya Dair Sözleri

Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye rahimehullah şöyle der: 'Şeriat, iman ve cihad gibi halisa ve raciha (Maslahat-ı Halisa: İçerisinde hiçbir mefsedet barındırmayan tamamen maslahat olan şeylerdir. Namaz, iman vb. gibi. Maslahat-ı Raciha: Tercih edilmiş maslahat. İçerisinde hem maslahat hem de mefsedet bulunan, fakat Şari'in, içerisindeki maslahatları, getirdiği mefsedetlere rağmen tercih ettiği maslahat türüdür. Cihadda ölüm gibi mefsedetin olmasına rağmen cihadın getirdiği maslahatları öncelikli olarak seçmesi gibi.) olan maslahatları emretmiştir. Şüphesiz imanın hepsi/tamamen maslahattır. Cihad ise, içerisinde ölüm olsa da racih olan bir maslahattır. Küfrün fitnesi, ölümden daha büyük bir fesattır. Allah'ın buyurduğu gibi: 'Fitne, öldürmekten daha büyük günahtır.' Şeriat aynı zamanda halisa ve raciha olan mefsedetleri de yasaklamıştır. Gizli ve açık fuhşiyatı, günahı, haksız yere haddi aşmayı, Allah'ın hakkında hiçbir delil indirmediği şekilde Allah'a ortak koşmayı, bilmediği hâlde Allah adına söz söylemeyi yasakladığı gibi. Bunlar, ne herhangi bir durumda ne de herhangi bir şeriatta dahi asla mubah olamazlar. Kan, leş, domuz eti, içki ve mefsedet-i raciha olan bunun dışındaki yasaklar da bunun gibidir. Bu ve benzerleri ancak zaruret hâlinde mubah olabilir. Çünkü canın yok olması bunları yemekten daha büyük bir mefsedettir.' (Mecmuu'l Fetava, 27/230)

Yani Âdem'den aleyhisselam Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem kadar hiçbir şeriat hangi hâlde olursa olsun zaruret için büyük şirk ve büyük küfrü işlemeyi asla mubah görmemiştir! Bunu hiç kimse de söylememiştir. Bu, genel olarak hepsinin dinidir. İslam'ın esası, sadece Allah'a ihlasla ibadet etmektir. Bunlar, zaruretler kapsamına girmez. Zaruretler buna girmiyorsa, maslahatlar ve mefsedetlerin girmemesi daha evlâdır.

İbni Teymiyye'nin rahimehullah şu sözüne çok dikkat edilmesi gerekir: 'Bunlar, ne herhangi bir durumda ne de herhangi bir şeriatta dahi asla mubah olamazlar. Kan, leş, domuz eti, içki ve mefsedet-i racih olan bunun dışındaki yasaklar da bunun gibidir. Bu darb/örnekler ancak zaruret hâlinde mubah olabilir. Çünkü canın yok olması, bunları yemekten daha büyük bir mefsedettir.'

Buradaki söz, daha da açıktır. Büyük şirk, asla zaruretler kapsamına girmez!

Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye rahimehullah şöyle der:

'Haramlar iki kısımdır. Birincisi, kesin bir şekilde ne zaruret ne de zaruretin dışında bir şeyle şeriatın mubah kılmadıklarıdır. Bunlar da; şirk, fuhşiyat, Allah'a karşı bilmeden söz söyleme ve zulümdür. Bahsedilen bu dört husus, Allah'ın şu buyruğuna girmektedir: 'De ki: 'Rabbim ancak, açık ve gizli çirkin işleri, günahı, haksız saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.' ' (7/Araf, 33) Bunlar, tüm şeriatlarda haram olan şeylerdir. Allah bütün Peygamberleri bunların haram kılınması için göndermiş ve bunlardan hiçbirisini hangi durumda olursa olsun mubah kılmamıştır. Allah bu sebeple bunları Mekki olan bu surede indirmiştir. Bunların dışındaki kan, leş, domuz eti gibi haram kılınanlara gelince; bunlar mutlak olarak değil, bazı durumlar dışında haram kılınmıştır.' (Mecmuu'l Fetava, 14/470)

Şimdi Şeyhu'l İslam bu sözlerden ne kast etmiş ona bakalım:

'Kesin bir şekilde' bu söz, delaleti kat'i demektir. Delaleti kat'i olan da, beş vakit namaz gibi tartışma ve içtihad kabul etmeyen hususlardır. Bunu ilmî olarak ifade etmiştir.

'Ne zaruret, ne de zaruretin dışında olan' burada zaruretten kastedilen açıktır. Zaruretin dışında olan ise, maslahat gibi hususlardır. Burada umumiyet olduğu için de sadece maslahat anlaşılmaz.

'Şirk, çirkin işler, Allah'a karşı bilgisizce söz söyleme ve zulümdür' buraya ne zaruret ne de zaruretin dışındaki şeyler girmektedir. Buna istisna olarak sadece ikrah dahildir. Şeyhu'l İslam burada bundan bahsetmedi. Çünkü usul âlimlerinin çoğu ikrah altında olan kimsenin, fail olmadığı düşüncesindedirler. Fiil ona nispet edilemez. Bundan dolayı da bundan istisna olarak bahsetmedi. Bu yüzden de burada Şeyhu'l İslam'a itiraz edilmemiştir.

'...Bunlar, tüm şeriatlarda haram olan şeylerdir. Allah bütün Peygamberleri bunların haram kılınması için göndermiş ve bunlardan hiçbirisini hangi durumda olursa olsun mubah kılmamıştır.'

Bu apaçık bir ibare olup, hangi hâlde olursa olsun bu dinde ve önceki Rasûllerin dininde zaruretlerin olmaması hâlinde şirke dahil olmayacağını gösterir. Adem'in aleyhisselam şeriatından Muhammed'in sallallahu aleyhi ve sellem şeriatına kadar tüm şeriatlarda da böyledir. Bu, İslam'ın tümünde böyledir.

'Allah bu sebeple bunları Mekki olan bu surede indirmiştir.' Bu ayet de Mekki olan Araf suresinde geçmektedir. Burada Şeyhu'l İslam'ın Mekki sure diye bahsetmesinin sebebi, onların Mekke'de zayıflık hâlinde olmasından dolayıdır. Onlar şirki, zaruret sebebiyle mubah saymamışlardır. O hâlde 'bugün ümmet zayıflık hâlindedir' denilebilir mi? Zayıflık mevcut olduğu hâlde bunun yanında Allah, Nebisine de sahabeden herhangi birisine de zaruret sebebiyle büyük küfrü veya büyük şirki işlemeyi mubah kılmamıştır. Bunun tek istisnası ikrah kaydıdır.

'...bunlar mutlak olarak değil, bazı durumlar dışında haram kılınmıştır.' Yani bu haramlar önceki haramlar gibi değişiklik arz eder.

Daha sonra Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye rahimehullah çok güzel bir söz söyler:

'İnsanın kendi nefsinde haram olduğunu bildiği bir şeyi, bunun Allah'a itaate yardım ettiği zannıyla yapması helal değildir.'

Bunun haram olduğunu bildiğinde -tıpkı şu genel kaide gibi- 'ibadete ulaşmak için harama bulaşması, ona helal olmaz.' Hiç kimse: 'Günah bazen Allah'a yapılan ibadetin yerine geçer ve kalbi inceltmeye sebebiyet verir' diyemez. Kul, haram bir vesile ile ibadete ulaşamaz.

O hâlde Allah'ın şeriatının hâkim olması da taattir/ibadettir. Buna da küfür ve şirk olan yollar bir yana, haram olan bir vesile ile hiç ulaşılmaz!

Devamla şöyle der:

'Bunlar ancak bir mefsedet veya mefsedeti maslahata baskın gelen (racih) olanlardır. Bu ibadet bazen mefsedete döner. Şüphesiz Şari' hikmet sahibidir. Onun içerisinde maslahat olduğunu bilse, onu haram kılmaz. Fakat insan bazen haram işler sonra tevbe eder ve onun maslahatı da bağışlanmayı istemesi olur. Böylece huşu, kalp inceliği ve inabet ile Allah'a tevbe etmesi gerçekleşir.'

Başka bir yerde Hıdır'ın kıssasından bahsettikten sonra şöyle der:

'Bu olay gösterir ki, dinle alakalı işlerden (öyleleri vardır ki) görünüşü/zahiri itibariyle problemlidir. Fakat yapılış hikmetini bilmeyen kimse, o iş (asıl itibarıyla) şeriatta zahiren ve batınen mubah olduğu hâlde onu haram sayabilir.' (Mecmuu'l Fetava, 14/475)

Yani kıssadan çıkan fayda; insanın haram gördüğü bir şey, işin özünde haram olmayabilir. Bununla beraber batınen ve zahiren caiz olabilir.

Devamla şöyle der:

'Bu, işin güzelliğini ve mubahlığını gerekli kılan, hikmetini bilen kimse için caiz olabilir. Ama bu (üstte bahsi geçen) dört yasakta geçerli değildir.'

Haram olan bir durumda bunun maslahat olduğunu zannedebilir, içtihadda hata edebilir. Fakat bu hata ve içtihad, bu dört yasak ile ilgili asla olamaz.

'Şüphesiz şirk, Allah'a karşı bilgisizce söz söyleme, açık ve gizli fuhşiyat ve zulmün içinde maslahattan hiçbir şey bulunamaz.'

O zaman, küfür kanunlarının hâkim olması maslahat değildir. İçerisinde hiçbir maslahat da yoktur. Çünkü sen dinini satıyorsun! Sen küfre düştüğünde, küfür sözü söylediğinde kâfir olur, İslam'dan irtidat etmiş olursun. Buna sadece bir hâlde izin verilir ki o da ikrahtır! Bunun dışındaki her şey yasaktır. Küfrü telaffuz ettiğinde, küfre düşmüş olur. Bunda maslahat olduğunu iddia ederse de ona: 'Hayır, bu dört hususta maslahat yoktur. Bilakis bu senin zihnindeki bir hayaldir' deriz.

'Adam öldürmek, bazı durumlarda mubahtır. Bu dört husustan sayılmaz. Aynı şekilde malın yok edilmesi de bazı durumlarda mubahtır. Açlığa sabretmek de bu kabildendir. Bundan dolayı Allah şöyle buyurdu: 'De ki: 'Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (ona) doğrultun. Dini Allah'a has kılarak O'na ibadet edin.' ' (7/Araf, 29) Dinde ihlas ve adalet sahibi olmak her hâlde, her şeriatta mutlak olarak vaciptir. Kulun görevi Allah'a dini has kılarak ibadet ve dua etmektir. Bu, kuldan hiçbir hâlde düşmez. Cennete ancak tevhid ehli girecektir ki, onlar da 'La ilahe illallah' ehlidirler. Bu da Allah'ın, kullarının üzerindeki hakkıdır. Buhari ve Müslim'deki şu hadiste olduğu gibi: 'Nebi şöyle buyurdu: 'Ey Muaz! Allah'ın kulları üzerinde hakkı nedir bilir misin?' O da: 'Allah ve Rasûlü daha iyi bilir' dedi. Nebi: 'Onların üzerindeki hakkı, kulların sadece O'na ibadet edip, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamasıdır' buyurdu.' Allah'ın azabından ancak Allah için dininde ihlaslı olan, ibadetlerini ve duasını Allah'a halis kılan kimseler kurtulabilir. Kim O'na şirk koşarsa, O'na ibadet etmemiş, Allah'a ve başkasına olan ibadetleri iptal olmuştur. Tıpkı Firavun ve emsalleri gibi. Bu da, müşrik kimsenin en kötü durumudur. Sadece Allah'a ibadet etmek gerekir. Bu da her bir kimsenin üzerine vacip olup, hiç kimseden de asla düşmez. Bu da İslam'ın esasıdır. Allah, bunun dışında bir din kabul etmez.

Vacipler ve haramlar konusunda fark olması gerekir. Bu ikisinin arasını herkese, her durumda ayırmak gerekli olan bir şeydir. Bu da Allah'ın hakkındaki adaletidir. Kulların hakkı ise dini Allah'a has kılarak ibadet etmektir. Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Haram olan, herkese her durumda haram olup, mubah olmaz. Bunlar da; çirkin işler, zulüm, şirk ve Allah'a karşı bilgisizce söz söylemek ve buna benzer olanlardır. Allah şöyle buyurdu: 'De ki: 'Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın...' ' (6/En'am, 151) Bu, mutlak olan haramdır ve hiçbir şey onu caiz kılmaz.'

Ne maslahatlar ne de zaruretler onu asla caiz kılmaz!

"Anne babaya iyi davranın." Burada kayıt vardır. Baba, çocuğunu şirke davet ettiğinde çocuk ona itaat etmez, aksine ona emri bi'l maruf ve nehyi ani'l münker yapar. Babaya yapılan bu emri bi'l maruf ve nehyi ani'l münker, ona iyilik yapmak demektir. Baba müşrik olduğunda, çocuğun onu (savaş hâli gibi durumlarda) öldürmesi de caizdir. Bunun kerahati hakkında âlimler arasında ihtilaf bulunmaktadır. "Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin." Bu haramlık, özeldir. "(Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın." Bu, mutlaktır. "Ergenlik çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın." Bu da kayıtlıdır. Savaş hâlinde olan müşrik yetimlerin mallarını ganimet olarak almak caizdir. Ancak burada şu denilebilir: (müşrik) yetimin malını almak ve ona en güzel şekilde yaklaşmak ayette geçen 'ahsen' kelimesinin 'Allah'ın ve Rasûlü'nün emrine göre' şeklinde tefsir edilmesiyle olur. "Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın." Bu da bunu hak eden ile kayıtlıdır. "Konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa adil olun." Bu da mutlaktır. "Allah'a verdiğiniz sözü tutun." Ahde vefa da vaciptir.

İbni Kayyım rahimehullah şöyle der: 'Haram kılınan fiillerin en şiddetlisi, günahı en büyük olanı, şüphesiz ki Allah hakkında bilmeden söz söylemektir. Onun içindir ki şeriat ve dinlerin üzerinde ittifak ettikleri haramların içinde, dördüncü sırada zikredilmiştir. Bu fiil, bazı hâllerde helal olan murdar et, kan ve domuz etinin durumuna benzemez; hiçbir suretle mubah olmaz, daima haram olur. Haramlar esas itibariyle iki türdür: Asla mubah olmayan ve zatı itibariyle haram olan; bazen mubah olmayan, arızi durumlardan dolayı haram olan fiiller.' (Medaricu's Salikîn, 1/378)

Küfür Sözünü Kast Etmemek

Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye rahimehullah şöyle der: 'Bir kimse iman ve küfür sözünü hakikati dışında kast ederse, küfrü doğru olurken, imanı doğru olmaz.' (Fetava-i Kubra, 6/75)

İman sözü ve küfür sözü... O hâlde hakikati kast etmemiş, ikrah da olmamıştır. O zaman küfrü doğru olurken, imanı doğru olmamıştır. Çünkü küfür sözünü söylemiştir. Dikkat et! Küfür kelimesi iki hâl üzeredir: ikrah altında olan, ikrah altında olmayan. İkrah altında mıdır değil midir diye bakılır. Diğerinin olmasına bakılmaz. Sarhoşluk vb. gibi. Bu, bizim konumuz değildir. Kelamı kast etmiş, manayı kast etmemiş ise; ikrah altında olursa, nas bunu istisna tutmaktadır. Bunun dışında olursa, küfür hükmü bunun üzerine inmiş olur.

'Münafık, dünya menfaatleri için kelimenin kast edilenin dışında imanı kast etmiş, imanı da sahih olmamıştır. Kişi küfür sözünü kendi dünya maslahatları için inanmaksızın söylerse zahiren ve batınen küfrü gerçekleşmiş olur.' (Fetava-i Kubra, 6/75)

Bu, çok önemli bir sözdür. Sen tağutların anayasasına 'evet' dediğinde, bu küfür sözü olmuş olur. Çünkü sen ikrah altında değilsin. Bu durumda da sana küfür hükmü, zahiren ve batınen gerçekleşmiş olur. Kişi bir küfür sözü söylediğinde, ikrah altında değilse zahiren ve batınen kâfir olmuş olur. Kişi bunun dışında bir şey zannetse de, nassa karşı çıkmıştır. Nas ise apaçıktır.

'Çünkü kul, iman kelimesini hakikatine inanarak söylemekle; küfür veya yalan sözü de ister ciddi ister şaka olarak söylememekle memurdur. Küfür veya yalan sözü ister ciddi ister şaka olarak söylerse; hakiki manada ya kâfir ya da yalancı olur.' (Fetava-i Kubra, 6/75)

Bu kimseler ciddi olarak referanduma 'evet' demektedirler. O hâlde kâfir olmaktadırlar.

İbni Teymiyye rahimehullah şöyle der: 'İslam'dan sonra küfre sapan bu kesim, iman ettikten sonra küfre sapan kesimden farklıdır. Çünkü İslam'a girdikten sonra küfre sapan bu kesim, İslam'a girişlerinden sonra küfre girmelerine sebep olan küfür sözünü söylemiş oldukları hâlde, Allah adına böyle bir söz söylemediklerine yemin ettiler ve erişemeyecekleri bir işi yapmaya kalkıştılar. Bu, onların böyle bir şeyi yapmaya çalıştıklarına, ancak amaçlarını gerçekleştiremediklerine işaret etmektedir. Burada, yapmadıkları şeyi yapmaya kalkıştılar denilmemektedir. Fakat 'erişemeyecekleri şey'den söz etmektedir. Bu konuda onlardan hem söz hem de fiil sadır olmuştur.' (Mecmuu'l Fetava, 7/273)

Bazıları, Yusuf aleyhisselam kıssasından, onun putperest hâkimin hükmü altında olmasını delil getirmektedirler. Onlara diyoruz ki: Yusuf'un aleyhisselam küfür sözü söylediğine veya küfür fiili işlediğine dair bir harf getirin! Ayrıca Necaşi'nin küfür sözü söylediğine veya küfür fiili işlediğine dair bir tane nakil getirin! Dolayısıyla İslam'ın asılları ile çelişen muayyen şahıslarla alakalı meselelerin ve ondan hükümler çıkartma işleminin üzerinde yoğunlaşmak en yanlış işlerdendir. Hem de ortada onların küfür sözü söylediğine dair tek bir harf dahi yoktur. Sizin Yusuf'a kıyas ettikleriniz küfür sözü söyleyip, küfür ameli işlemişlerdir. Hatta bazıları bu küfür anayasalarının kurumlarına kendilerini adamışlardır. Bu da, kişiyi İslam'dan çıkarır.

'Allah şöyle buyurdu: 'Şayet onlara sorarsan: 'Muhakkak ki biz eğlenip, oynuyorduk' derler.' (9/Tevbe, 65) Bu ayete göre onlar, söyledikleri sözü itiraf edip Rasûlullah'a mazeretlerini belirttiler. Bundan dolayı Allah, onlar hakkında şöyle buyurdu: 'Özür beyan etmeyin. Öyle ki siz, imanınızdan sonra küfre girdiniz. Sizden (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile, bir gruba da suçlu olduklarından dolayı azap edeceğiz.' (9/Tevbe, 66) Bu gösteriyor ki; bu kişiler o sözü söylerken küfre girdiklerini bilmemekteydiler.'

Onlar bunun küfür olduğunu bilmiyorlardı. Lafa dalıp, şakalaştıkları hâlde yedi kat semadan onların kâfir olduğu hükmü indi. Onlar küfrü kast etmedikleri hâlde Allah onları yedi kat semadan tekfir etti. O hâlde tağut anayasalarını onaylayan kimseler için 'bu anayasayı istemiyorlar' deseler bile, bu söz küfür sözüdür. Bunlar ile onların arasında ne fark var?

'Bilakis bu yaptıklarının küfür olmadığını zannettiler. Allah ise, Allah ile ayetleriyle ve Rasûlü ile alay etmenin, kişiyi imandan sonra kâfir yapan bir küfür olduğunu açıkladı. Yine bu ayetler, onlarda zayıf bir imanın bulunduğunu göstermektedir. Onlar haram olduğunu bilerek bunu işlediler. Fakat bunun küfür olduğunu zannetmiyorlardı. Bu ise onları kâfir yapan bir küfür ameliydi. Ayrıca onlar, bu yaptıklarının caiz olduğuna da inanmıyorlardı.' (Mecmuu'l Fetava, 14/475)

Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye rahimehullah: "Kim küfre göğüs açarsa..." ayeti hakkında şöyle der:

'Bu kısım, ayetin başına tamamıyla uymaktadır. Zira her kim ikrah olmaksızın küfre düşerse küfre göğüs açmış demektir. Eğer böyle olmasa ayetin baş tarafı ile son tarafı birbiri ile çelişir. Eğer 'küfre düşen kimse' ile kast edilen 'küfre göğüs açan kimse' olsaydı o zaman sadece ikrah altındaki kimse istisna edilmezdi; aksine göğsünü küfre açmadığı zaman ikrah altında olanın da olmayanın da istisna edilmesi zorunlu olurdu. Bir kimse, isteyerek küfrü gerektiren bir söz söylediği zaman göğsünü küfre açmış demektir ki, bu da küfürdür. Buna Allah'ın şu buyruğu işaret etmektedir: 'Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin müminlere indirilmesinden çekinirler. De ki: 'Siz alay edin! Allah o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır. Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan: 'Elbette, biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk' derler. De ki: 'Allah ile, O'nun ayetleriyle ve O'nun Peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra kâfir oldunuz. Sizden (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile, bir gruba da suçlu olduklarından dolayı azap edeceğiz.' (9/Tevbe, 64-66) Burada Allah, onlar: 'biz küfür sözünü inanmaksızın söyledik; hatta biz dalmış eğleniyorduk' demelerine rağmen, onların imanlarından sonra küfre düştüklerini bildirmiş ve Allah'ın ayetleri ile alay etmenin küfür olduğunu açıklamıştır. Alay etmek ancak bu küfür söze göğüs açmakla gerçekleşir. İman kalbinde olsaydı, bu sözü söylemesine engel olurdu. Kur'an, kalp ile imanın zahirî ameli beraberinde gerektirdiğini açıklamıştır.' (Mecmuu'l Fetava, 7/220)

Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye rahimehullah şöyle der:

'Allah, burada küfür ile sadece kalbin itikadını kast etmemiştir, zira zaten kişi buna zorlanamaz. Allah burada zorlananları istisna tutmuştur. Hem söyleyeni, hem de itikad edeni kast etmemiştir. Çünkü kişi hem inanç hem de söz üzerine zorlanamaz; zorlanması ancak söz üzerine olur. Dolayısıyla buradan anlaşıldı ki; Allah, -kalbi imanla dopdolu olduğu hâlde zorlanan hariç- küfür kelimesini söyleyen kimseye Allah'tan bir gazabın ve büyük bir azabın dokunacağını kast etmiştir. İkrah altında olanlardan da her kim küfre göğsünü açarsa hiç şüphe yok ki o da aynı şekilde kâfirdir. Dolayısıyla ikrah altında olup kalbiyle değil sadece diliyle küfür kelimesini söyleyen hariç; küfür kelimesini telaffuz eden her bir kimse kâfir olmuştur. Allah, (kendi zatı, Rasûlü ve ayetleriyle) alay edenler hakkında şöyle buyurur: 'Boşuna özür dilemeyin. Çünkü siz imanınızdan sonra gerçekten kâfir oldunuz.' (9/Tevbe, 65) Böylece Allah, onların söyledikleri sözün doğruluğuna inanmamalarına rağmen yine de sadece o söz sebebiyle kâfir olduklarını açıkladı. Bu, geniş bir konudur.' (Es-Sarimu'l Meslul, 3/977)

Şeyh Berrâk'ın fetvasının geri kalanına gelecek olursak, şöyle diyor:

'Referandumda küfrü kabul etmek, razı olmak da yoktur.'

Bunu, önceki satırlarda öğrendik. Burada rızaya değil, söze itibar edilir ki bunu da işlemişlerdir.

'Bu, ancak iki şerden birisini defetmek, iki zarardan en hafif olanı tercih etmektir.'

Bu kaidenin, bu konuma dahil olmadığını da söyledik. Maslahat ve mefsedetler içtihad ile değil, nassın işaret ettiği ile olur. Naslar, bu kaidenin Allah'a şirk koşmaya dahil olmayacağını göstermektedir.

'Bunun fetvasını soran Müslümanların önünde ancak bu veya bundan daha kötü bir şey söz konusudur.'

Yani ya küfürdür ya da ondan daha büyük bir küfürdür. Büyük küfür ve büyük küfürden daha da büyük küfür arasında döner. Zaten ikisi de küfürdür.

'Kâfirler ve münafıklardan olan batıl ehlinin isteklerini gerçekleştirmeleri için ele geçirdikleri fırsattan geri çekilmek ne aklen ne de şer'an hikmetten olan bir şey değildir. Şüphe yok ki, şeriatın hâkim olması konusunda istekli olanlar -ki bu, Allah'a ve Rasûlü'ne iman eden her Müslümanın isteğidir- bu olay hakkında ihtilaf etmeleriyle beraber içtihad etmişlerdir.'

Burada aklı zikretmesi de apaçık bir hatadır. Bütün meselelerin şeriata dönmesi gerekir. Ayrıca her Müslümanın isteğinin şeriata uygun olması gerekir.

"Kim bir amel yapar, o amel bizim sünnetimize uygun değilse, reddedilir." (Müslim)

Niyetler, şeriata hükmedemeyeceği gibi, fiillere de mutlak olarak hükmedemez.

Bahsettiği ihtilaf edilen olay da yeni olan bir olay değil, asırlar önce Allah'ın kitabında nas kılınmış bir hükümdür. İçtihad etmeleri de, batıl olup itibar edilemez.

'Bu da onlara arasında bir ve iki ecir olarak dönecektir. Fakat onlara düşen, ülkelerinde İslam'ın hâkim olmasını istemeyen düşman karşısında sözlerinin bir olmasına çalışmalarıdır.'

Sözlerinin bir olması... Tevhid kelimesi, sözlerin bir olmasından öncedir ey Şeyh! İnsanların batıl, küfür ve tağuti anayasalar üzere toplanması ve tevhidin ve dinin aslının filizlenmesi tamamen batıldır! Küfür üzere toplanmalarının ne faydası olacak ki? Demokratik bir devlet olmak üzere toplanmalarının ne faydası olacak ki? Hüküm burada halka dönecektir. Bunun ne faydası var? Ayrıca bunlar Müslüman mıdır?!

'Düşman karşısında sözlerin bir olması' diyor. Bundan dolayı Allah da size yardım etmemektedir:

"Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar." (49/Muhammed, 7)

'Başkanlık seçimi ile bu anayasayı oylama/referandum arasında çok büyük bir fark görmüyorum.'

Burada iki çeşit söyledi. Doğrudur. Çünkü her ikisi de küfürdür!

'Vakıayı idrak eden her akıllı kimse bilir ki, seçilmiş Müslüman başkan (Muhammed Mursi) şeriatla yönetememektedir.'

Akıl, şeriat ile ölçülür. Ayrıca Müslüman dediğin başkanın İslam'ı nerededir, bize bir açıkla! Ayrıca bu adam, şeriata aslen iman etmemiş, şeriatın eski anayasalar olduğuna inanmaktadır. İhvan-ı Müslimin(!) hangi şeriata gitmektedir? Onların yanında şimdiki demokrasi bozuktur. Daha sonra -bazılarının tanımladığı gibi- şeriat ancak birtakım ilkelerdir. Peki bu ilkeler nedir diye sorsanız, ihtilaf ederler.

'Siz de bilmektesiniz ki anayasa referandumunu terk etmek iç ve dış düşmanları sevindirecektir. Hepsi de bunu gözetlemektedirler.'

Buna ancak şöyle deriz:

"İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu hâlde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun." (3/Âl-i İmran, 175)

Fetvasının sonunda da şöyle demektedir: 'İnsanların referanduma katılmasını engellemekten, aşırılıktan, tekfirden, hainlikten, cahillikten sakınmak gerekir.'

Bilakis insanları bundan sakındırmak gerekir! Çünkü referanduma girmeleri, küfre girmeleri ve kâfir olmaları demektir.

'Aşırılık, tekfir, hainlik ve cahillik...'

Bunların hepsi akla ve içtihada değil, şeriata dayanması gerekir.

Sonuç olarak; bu fetva batıldır ve Allah'ın kitabına ve Rasûlü'nün sünnetine dayalı da değildir. Allah en doğrusunu bilendir. Salât ve selam Nebimiz Muhammed'in üzerine olsun.

Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.

 

Özcan YILDIRIM,

Tevhid Dergisi için çevirmiştir. 

Bu Sayfayı Paylaş :