Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Dikili Putu ve Takkeli Papa'sı Olmayan Şirk Dini: Demokrasi Kerem ÇAĞLAR

2016-01-17

 

Dünya üzerinde demokrasiyle idare edilen birçok ülkenin ve demokratik değerlerle mayalanmış her hareketin kendine has, ayrı ayrı demokrasi tanımları ve uygulamaları bulunur. Hepsinin de ortak noktası, özgürlük adı altında düşünce ve ifade hürriyeti ile dinsizlik cereyanlarının fıtrat sınırlarını zorlayıcı şekilde serbest bırakılmasıdır. Bu durum doğal olarak insanın yaratılış amacı olan tevhid akidesine ve fıtrata tamamen aykırıdır.

Fıtrat değerlerini ve kişiye özel olarak dikilmiş olduğundan üzerinde pek şık duran güzel bir kıyafet gibi olan tevhid akidesini hemen hemen bütünüyle reddeden demokrasinin, fiili olarak uygulandığı süreç içerisinde ferde, aileye ve topluma hem refah hem huzur, hem de uhrevî açıdan düşünüldüğünde hiçbir müspet katkısının olmadığı hususu tüm müslümanların ortak kanaatidir.

Bu hakikat kendisini o kadar büyük trajedilerle göstermektedir ki, hani neredeyse anadan doğma körler dahi bu lanetli ideolojinin sebep olduğu yıkımları kolaylıkla tasvir edebilirler.

Sosyal, ekonomik, güvenlik ve eğitim gibi hem dünyevî, ayrıca hem de itikadî yönden uhrevî hayata müteallik sonuçları itibariyle ortaya çıkan bu ağır bilanço özellikle de İslam coğrafyasında onulmaz yaralara sebebiyet vermiştir. İslam'dan nasiplenmiş akl-ı selim her bir insanın şahitlik ettiği üzere kalpleri eleme gark eden bu müessif durum gittikçe derinleşerek hâlen devam etmektedir. Tağutlar ise tüm bunlara rağmen demokrasi ısrarlarından vazgeçmemektedirler.

Soyut ve muğlak söylemler, hedefler ve iddialarla demokrasicilik mesleğine giren her kesim, zihinlerinde tasviye edip projelendirerek yonttukları yeni tür putları hedef kitleye takdim etmektedirler. Demokrasicilik bu anlamda bir yontma putçuluk mesleğidir. Yeni tür bu putçuluğun en önemli özelliklerinden birisi, ilkel putçulukta olduğu gibi insanları somut putlara tapınmaya çağırmıyor olmasıdır. Hatta kimi örneklerde görüldüğü üzere özellikle de bazı İslam ülkelerinde iktidara gelen muhafazakar mukaddesçı demokratlar bu gibi meselelerde yüksek hassasiyet göstermektedirler. Orta yerde somut putlarının olmaması hem demokrasi davetçilerini hem de demokratik sürece katılmaya davet edilen 'Müslüman' halkı olabildiğince rahatlatmaktadır.

Demokrasiciliğin en temel ve büyük vaadi toplumun her kesimine uygun yeni bir 'put' tahsis etmektir. İstihdam alanları açıp işsizliği azaltmak, gelir dağılımında adaleti sağlamak, köprüler, barajlar, duble yollar, adliye sarayları, üniversiteler ve havaalanları yapmak vb. diğer tüm vaatler kalplerin ve gözlerin önüne çekilen kalın birer perdeden başka bir şey ifade etmez. Eğer kalplerde nur, kuvvet ve idrak yoksa insan suretindeki şeytanın telbisatından olan bu perdelemelerin ardında saklı çağdaş putlara tazimde bulunulduğu hakikatinin görülmesi hiç de kolay değildir.

Mısır ve Roma gibi eski putperest gelenekte tanrı diye isimlendirilip tapındıkları putlar adına yapılan tapınaklarda belirli zamanlarda bağlılık ve samimiyetlerini göstermek, savaşta zafer elde etmek veya tabiî afetlerden korunmak gibi vesilelerle kurban törenleri yapılırdı. Kurbanlarını tapınağın sunağında putlarına takdim etmekle ibadetlerini gerçekleştirmiş oluyorlardı. Somut bir örnek olduğu için bu fiilin katıksız şirk olduğundan hiç kimsenin şüphesi olmaz. Görsel olarak katıksız şirk olan bu manzarada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus da böylesi bir törene iştirak etmiş olanların bu istikamette irade beyanında bulunmuş olmalarıdır.

Başta demokrasi olmak üzere 'Din' diye tanımlanabilecek farklı ideolojiler, ortaya çıkış ve uygulanışları itibariyle şirkin zahirî niteliklerinin de kısmen ortadan kalkması gibi bir netice doğurmuştur. Şirk ve müşrik denince günümüzde hemen hemen herkesin zihninde şarapçı suratlı, pörtlek gözlü, Lat ve Menat putlarına tazimde bulunan ve başta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere Mekke'deki diğer mustaz'af müslümanlara düşmanlıkta sembol bir isim olan Ebu Cehil gelir. Böyle bir düşünüş bu hâliyle doğrudur. Fakat demokrasiciliğin temel kaidelerinden olan (gayri şerî ve gayri fıtrî) fikir hürriyeti çerçevesinde ileri sürülen şirk ideolojilerine müsamaha göstermek, hoşgörmek, sempatiyle bakmak, yasalarla korumak ve desteklemek gibi şenaatlerle beraber aynı anda Ebu Cehil'i de İslam düşmanı baş müşrik diye 'tu kaka' etmek çok büyük bir çelişki ve samimiyetsizliktir.

Demokrasicilikte Lat, Menat gibi somut putlar üretilmiyorsa bunun sebebi zihinlere ve kalplere yerleştirmeye çalışan çağdaş ideolojik putların çok olmasındandır.

Demokrasicilikte somut putlara tapınmaya yönelik açık bir çağrı yoksa da bu türden şirk fiillerinin icrası anayasal güvence altındadır. Nitekim her meydanda eğer yaşıyor olsaydı Nemrud'u kıskançlık krizlerine sokacak mebzul miktarda putlar varlıklarını halâ sürdürmektedir.

Roma putperestliğinin etkisiyle tahrifatta dibini bulan muharref Hristiyanlıkta sonraki dönemlerde cılız da olsa bir öze dönüş hareketi yaşandı. Bunların en başta geleni Protestanlık akımıydı. Protestanlar, Hıristiyanlıktaki ruhbanlığı ve Papa'nın yanılmazlığını reddettiler. Rahiplerin evlenebileceğini, dinin ana kaynağının 'Kutsal Kitap' olduğunu ve kiliselerdeki törenleri sadeleştirek sözde, İsa aleyhisselam ile Meryem'i aleyhisselam tasvir eden ikonları-putları kiliselerden attılar. Protestanlar tüm bunları yaptılar ve bu yaptıkları tevhid akidesine yakın uygulamalardır diye hiçbir müslüman Protestanlığı hak bir mezhep olarak görmez. Protestan Hıristiyanlara 'kardeşim!' diye hitap edecek bir müslüman da yoktur. Bir şeyin doğru veya isabetli olması hususu ile hak ve hidayet üzere olması başka şeylerdir. Demokrasi namına dünyevî alanda halka hizmet üretenlerin hak ve hidayet üzere olduklarını iddia etmek de bunun gibidir.

Mesele Hristiyanlık veya diğer (muharref) Semavî dinler olunca müslümanlarda ve müslümanlık iddiasındaki hemen hemen herkesin kalp ve zihin dünyasında otomatikmen engelleyici bir bariyer ve sorgulayıcı bir filtre devreye girer. Aslında bu tepki çoğu insanın farkında bile olmadığı fıtrî korunma kalkanının bir tür aktif hâle gelmesidir. Böyle bir mekanizmanın aktifleşmesinin nedeni Kur'an-ı Kerim'de ve Sünnet-i Seniye'de bu (muharref) dinlerin bâtıl olduğunun açık ve net bir şekilde bildirilmiş olmasıdır. Söz konusu naslara dayalı ve yüz yıllardır aktarılagelmiş devasa ilmî geleneğimiz de bu yüksek duyarlılığı diri tutmaktadır. Bu meselede en az Ebu Cehil putçuluğuna karşı gösterilen hassasiyete yakın bir duyarlılık vardır. Müslüman kimse, tevhidini ve fıtratını muhafaza edebilmek için putperestlik şirkini ve diğer (muharref) Semavî dinlerdeki küfrü tanımak amacıyla Usulu'd-Dîn'den özel olarak ilim tahsil etmeye de ihtiyaç duymaz.

Demokraside Tefrika Esas, Vahdet ise İllettir

Demokrasicilik İslam ümmeti için birçok yönüyle açık putperestlikten ve Hristiyanlık ile diğer (muharref) semavî dinlerden çok daha sinsi ve yıkıcı bir tehlikedir. Demokrasinin temel şartlarından bir tanesi halk içerisinde örgütlenmiş ve aralarında gizli anlaşma olmayan birden fazla partinin (grup, hizip) olmasıdır.

Hak ve hidayet üzere de olsa toplumun birliği ve dirliğinin tesis edilmesi demokrasilerde asla mümkün değildir. Birlik ve beraberlik nutukları atanların asıl maksadı, başında oldukları partinin veya gurubun taraftarlarını ortak menfaatlerde ve doğal olarak kendi liderlikleri etrafında bir, iri ve diri kılmaktır. Her parti ve her grup demokrasiciliğin tabiatına uygun olarak bidayeti dalalet ve nihayeti ebedi cehennem olan farklı mecralara savrulmakta iken bu hâllerini dahi tevhid dini İslam'a tasdik(!) ettirmek gibi esasen beyhude gayretler içerisine girmektedirler.

Batıl eğer İslam ümmetine açık putperestlik yahut (muharref) semavî dinler suretinde taarruza geçmiş olsaydı, geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi yine zelil ve yenilmiş olarak inine çekilmek zorunda kalırdı. Nitekim Afganistan, Somali ve Irak vd. İslam beldelerinde olduğu gibi söz konusu surette yaptığı işgal harekatı neticesinde kaçınılmaz olarak rüsvay edici yenilgiyle yüz yüze kaldılar.(Biiznillah)

Batıl çoğu kez mağlup olduğu hâlde hiçbir zaman sinsi emellerinden vazgeçmemiştir. Özellikle Ortadoğu bölgesini kan denizindeki enkaza çeviren temel nedenlerden birisi de batıl ürünü laik ve müsvedde demokrat yönetimlerdir. Demokrasiciliğin dikili putu olmadığı için demokrasi davetçileri artık sadece televizyonlardan da değil, cep telefonlarından cami minberlerine kadar hemen hemen her alanda ve her aygıt vesilesiyle sorunsuz bir şekilde ve hatta hüsnü kabul görerek insanlara ulaşabilmektedirler. Bu örnek dahi demokrasiciliğin ne denli sinsi ve bulaşıcı itikadi bir hastalık olduğuna delildir.

Demokrasiye has bir şeymiş gibi takdim edilen yöneticileri belirleme hakkı, inanç ve fikir özgürlüğü ile özel mülkiyet ve hür teşebbüs hürriyeti gibi bazı meselelerde ucundan tutup İslam ile özdeşleştirme çabaları da demokrasinin tevhid akidesine yönelik tehdit boyutunu daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü bu gibi ilkeler üzerinden İslam ile paralel bağlantılar kurulmaya çalışılmakta ve sonuçta bu çabaları gösterenlerin İslam ile demokrasinin birbiriyle uyumlu olabileceğinden söz ettikleri görülmektedir. Batıda 'yetiştirilmiş' müslüman isimli kimi bilgin müsveddesi daha da ileri giderek demokrasinin günümüz şartlarında İslam'dan daha kuşatıcı ve çözümleyici bir karaktere sahip olduğu hezeyanını dillendirebilmektedirler. Bilginlerinin azımsanmayacak kısmı demokrasicilik dinine intisap etmişken bu şirk ideolojisine halkın teveccüh göstermesi doğal olarak daha da kolaylaşmaktadır.

Demokrasicilik mesleğine giren partilerin mensupları bu ideolojinin, şer-i şerifin öngördüğü açık, anlaşılır ve müşahhas bir şirk fiili ihtiva etmediği zannıyla birbirlerini motive etmektedirler. Bu ise şeytanın aldatmasından başka bir şey değildir.

Demokratik Seçimlerde Bir Oy Çok Şey Değiştirir!

'Bir oy çok şeyi değiştirir' sözünü duymayanımız yoktur.

Evet, hakikaten de bir oy çok şeyi değiştirir! Şirk ideolojisi demokrasi dininin bir tür ibadet/töreni bayramı olan demokratik seçimlerde özgür iradesi ve bilinçli bir tercih ile sandık başına gidip oy kullanan birisinin hayatında, ilk anda pek de fark edemediği birçok şey değişir.

Kişi eğer daha önce müslüman idiyse yaptığı demokratik şirk ameli ile beraber tevhid dairesinden çıkmış olur. Kişinin böyle ağır bir bedele mâl olan üç amelinin tüm bu sonucunu kabul etmesi elbette kolay değildir. Hattâ yaptığı bu şirk ameli ile İslam'a hizmet ettiğine ve müslümanlara da destekte bulunduğuna inanır. En azından kendisini buna inandırmaya çalışır. Bu hususta en büyük 'yardımcısı' da aslında en büyük düşmanı olan şeytandır.

Şeytanın yardımcı olduğu bu ameli işledikten sonra muhafazakar-mukaddes tiplerin çoğunun ilk buluşma yeri genellikle cami avluları ve camilerdir. Öz fıtratın tiksindiği bu şirk amelinden sonra artık bir demokrat olan şahıs, günahtan sonraki fıtıri nedametle camiye yöneliverir. Yaşı müsait olan dikkatli bir gözlemci ülkemizdeki camilerin hemen hemen tamamının neredeyse tıkabasa dolduğu üç vakit olduğunu bilir. Bayram günleri, depremlerden sonraki ilk namaz vakti ve demokratik seçimlerin yapıldığı günün ikindisi. Üçüncüsü biraz da Katolik Hristiyanların kilisede günah çıkarma (günah itirafı) amelini andırmaktadır. Müslüman olduğunu ifade edip demokratik seçimlere katılan ve fıtratı henüz tam olarak bozulmamış kimsenin farklı biçimlerde ortaya çıkan derin pişmanlık hâlleri vardır. Şunu çok iyi bilir ki, açık bir şekilde duyulmayan ve tanımlanması oldukça zor bir fıtrat isyanıyla karşı karşıyadır. Bu isyan, etrafındaki ins ve cin şeytanlardan birinin diğerlerini motive etmesiyle zaman içerisinde yatışır. Kendisini 'milyonlarca insan benim gibi demokratik seçimlere katıldı' diye avutmaya çalışır.

Hiç şüphe yok ki kişi için en büyük fitne ve musibet kalbinin şirke yönelmesi, ondan hoşnut olması ve onunla amel etmeye devam etmesidir. Sapkınlığı ve saptırıcıları en şiddetli olan fitnelerin başında da günümüzün en yaygın şirk dini demokrasi gelmektedir. Demokrasi fitnesi; fizik kurallarına göre depreme sebep olan fay hattındaki enerjinin ortaya çıkması gibi kalbi tepetaklak edip mechiya (ters çevrilmiş kap) haline getir. Artık o kabın içine hiçbir hayır girmez olur. Böyle bir kalp ise ne tevhidi, ne takvayı, ne de ma'rufu kabul eder. Kalp eğer hidayetten dalalete doğru dönüp devrilmişse, kul yeri doldurulamaz çok büyük bir kayıpla yüz yüze kalmış demektir. Kalbin, kişinin hem dünyevî, hem de uhrevî akibetini belirleyici etkiye sahip niyet ve ameller hususunda bir kaptanın gemi üzerindeki kontrol ve hakimiyeti gibi bir hakimiyete sahip olduğu düşünüldüğünde demokrasicilik mesleğine intisab etmiş bir kimsenin tevhid dini İslam'a göre durumunun vahim olduğunu söylemek bir iddia değil, hakikatin tâ kendisidir.

Demokrasi Şeytanın Ustalık Eseridir

Kötü bir demokrasicilik ile laikliğin egemen olduğu ülkemizde bilhassa mütedeyyin muhafazakar insanların demokratik seçimlere katılımının gerekçelerine baktığımızda bu gerekçelerin hiçbirisinde şer'i şerifin hakim kılınması gibi bir şık olmadığını görürüz. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkün olmamakla beraber şer'i şerifin hakim kılınmasıyla ilgili Rabbani menhece aykırılığını da hatırlatmak gerekir. Esasen günümüz itibariyle kimsenin böyle bir derdi ve davası da kalmamış gibidir.

Peki mütedeyyin muhafazakar insanlarımız demokratik seçimlere neden bu kadar istekli bir şekilde iştirak etmektedirler?

Bu sebeplerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

1. İtikad, ibâdet, muamelat, ahlak, evlenme, boşanma, iktisat ve eğitim sahalarında tüm müslümanlara bir hayat nizamı takdim ettiği hâlde hükümleri iptal edilmiş olan Kur'an-ı Kerim öğretiminin laik okullarda da başlatılmış olmasına ve daha da yaygınlaştırılmasına destek vermek.

2. Allah'ın subhanehu ve teâla, hükümlerinin geçersiz kılınarak yerine batıl ve güdük kanunların ihdas edildiği, yani adeta bir tür fabrikasyon şirk kanunlarının üretiminin yapıldığı parlementoda; bu kanunların fiilen tatbik edildiği her kademedeki mahkemelerde; laik eğitimin verildiği okullar, üniversiteler ve diğer devlet kurumlarında görev alacak kadınların başörtüleriyle yer bulup istihdam edilmeleri için sağlanan imkânı sürdürülebilir kılmak.

3. Yakın geçmişte Somali'de, daha sonra Afganistan'da ve şu sıralar Şam beldesinde müslüman halkın üzerine ateş topları yağdıran dünya müstekbirlerinin safında yer aldığı hâlde Türkiye'yi hâlâ dünya müslümanlarının yegane hamisi ve lideri olarak göstermeye şartlanmış olarak 'Yeni Osmanlı' hikayelerine prim vermek.

4. Demokratik-laik sistemin iktisadi temelinin faize dayandığı çok iyi bilindiği hâlde hutbelerde ve vaazlarda faizin kötülüğünün anlatıldığı tevhid itikadlarından söz edilmeyen pir-i fani ihtiyarların ölümünden önceki bekleme salonu ve bir tür sosyal alan hâline getirilen, hakkın üzerinin örtüldüğü ve bu sebeple en azından kısmi olarak Zarar Mescidi niteliğine haiz camilerin sayısının artırıyor olmasından duyulan memnuniyet.

5. Laik-Demokratik bir sistemde aynı anda müslüman(!) demokrat olup İslam'ını mekan olarak camiye; zaman olarak da cuma günüyle Ramazan ayına mahsus kılarak batı tarzı bir hayatı da rahatlıkla sürdürülebiliyor olmak.

6. Ülkede yaşanan her çeşit zulmün ve kaosun en önemli sebebinin laiklik ve demokrasi olduğu hakikatine rağmen sıfatı ve aidiyeti ne olursa olsun sandık başına gidip demokratik seçimlerde oy kullandığı andan itibaren şeytan tarafından 'Demokrat' payesiyle taltif(!) olunan her vatandaşın gündemini adeta Mehdi-î Muntazır imiş gibi sürekli olarak meşgul eden demokratik bir anayasanın yapılması hedefine ulaşmak.

Şer'i şerif nezdinde hiçbir geçerliliği olmayan bu türden gerekçelerin daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Bahsettiğimiz bu mazeretler çok açıktır ki İblis'in telbisatından başka bir şey değildir.

Güvenin, huzurun, istikrarın, kalkınmanın; güçlü, etkin ve izzetli bir konuma yükselmenin yöntemi tevhid dini İslam dışında geniş halk kitleleri açısından bir tür 'örtülü şirk' dini olan demokrasi değildir. Demokrasicilikteki mutlak-sınırsız özgürlüğün gereği olarak zihinlerde ve kalplerde yer edinen soyut putlar şu meydanlarda bir ân tecessüm etmiş olsa, deniz köpüğü kadar Lat ve Menat'ın arz-ı endam ettiğine şahitlik edebiliriz. Demokrasiciliğin aslının ve hakikatinin bir yönü de budur.

Seçmen veya seçilen olarak demokratik seçim sürecine bilinçli bir şekilde ve kendi öz iradesiyle dahil olan mütedeyyin insanların şu ayet-i kerimeye muhatap olmaları kaçınılmazdır.

"...Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir." (2/Bakara, 85)

 

Bu Sayfayı Paylaş :