Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Kufrun Dune Kufr Şüphesinin İzalesi Özcan YILDIRIM

2015-06-05

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun.

Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Ey Peygamber; ağızlarıyla inandık dedikleri hâlde kalbleriyle inanmayanlardan, Yahudi olanlardan, yalana kulak verenler ve sana gelmeyen başka bir kavmin sözünü dinleyenlerden küfre koşanlar, seni üzmesin. Sözlerin yerlerini değiştirirler de: 'Size bu verilirse alın, verilmezse kaçının' derler. Allah, kimin de fitneye düşmesini isterse; onun için senin Allah'a karşı hiçbir şeye gücün yetmez. İşte onlar; Allah'ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Dünyada rüsvaylık, onlaradır. Ve onlar için ahirette, büyük bir azap vardır. Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler. Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet. Allah, adil olanları sever. İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu hâlde nasıl seni hakem kılıyorlar da sonra, bunun arkasından yüz çevirip gidiyorlar? Onlar inanmış kimseler değildir. Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu hâlde Tevrat'ı indirdik. Kendilerini (Allah'a) vermiş Peygamberler onunla Yahudilere hükmederlerdi. Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için Rabblerine teslim olmuş zahidler ve âlimler de (onunla hükmederlerdi). Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. Şu hâlde (Ey Yahudiler ve hâkimler!) İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: 'Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o keffaret olur.' Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zalimlerin ta kendileridir. Kendinden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Peygamberlerin izleri üzerine, Meryemoğlu İsa'yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde doğruya rehberlik ve nur bulunmak, önündeki Tevrat'ı tasdik etmek, sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil'i verdik. İncil'e inananlar, Allah'ın onda indirdiği (hükümler) ile hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir. Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak kitabı (Kur'an'ı) gönderdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlarda) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O, haber verecektir. Ve aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların heveslerine uyma. Seni Allah'ın sana indirdiğinden vazgeçirmelerinden sakın. Eğer yüz çevirirlerse; bil ki, bir kısım günahları yüzünden Allah onları cezalandırmak istiyor. Gerçekten insanların birçoğu fasıklardır. Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah'tan daha güzel kim vardır?" (5/Maide, 41-50)

Ayetlerin bütününü buraya almamızın asıl nedeni, Cehm b. Safvan'ın torunlarının ayet üzerine getirdikleri şeytani şüpheye geçmeden önce ayetin siyak ve sibakını iyice anlamak içindir. Ayetin siyakı, Allah'ın hükümleri ile hükmetmenin dinin asıllarından bir asıl olduğundan, hangi zaman ve mekân olursa olsun, Allah'ın indirdiği ile hükmetmenin gerekli olduğundan bahseder. Allah'ın indirdiği hükümden yüz çeviren, onu tatbik etmeyen kim olursa olsun kâfirdir. Allah'ın hükümleri asıl ve kurtuluş olandır. Beşerin ortaya koyduğu kanunlar ise tamamen heva ürünüdür...

Tağutların makamlarını sağlamlaştırıp, ondan nasiplenmek isteyen zavallı irca ehli, bu ayetin koca siyakını görmezden gelmiş, ayetin umum ve muhkem oluşuna aldırmaksızın 'Tercümanu'l Kur'an' olan İbni Abbas'ın radıyallahu anh bir sözüne, mal bulmuş mağribi gibi yapışmışlardır. Dolayısıyla, Allah'ın şeriatından fersah fersah uzak olan bu yöneticileri Müslüman saymışlar, insanlara Allah'ın indirdiği ile hükmetmenin zaruri olmadığını da aşılamışlardır.

Cehm b. Safvan'ın günümüz temsilcilerinin şüphelerine geçmeden önce ayetin nüzul sebebini tahlil etmekte yarar var.

Ayetlerin Nüzul Sebebi

İbni Abbas radıyallahu anh şöyle dedi:

"Bu ayet, iki Yahudi taifesi hakkında indi. Cahiliye döneminde bu iki taifeden biri diğerini yenmişti. Kuvvetli olan taraf, zayıf tarafı yendiği için aralarında şöyle bir anlaşma yapmışlardı: 'İzzetli ve kuvvetli taife, zelil ve zayıf olan taifeden bir kişiyi öldürürse diyet olarak elli vesak (Vesak; 60 sa'dır, sa ise 2751 gr.'dır) verecektir. Zelil ve zayıf taife, izzetli ve kuvvetli taraftan bir kişiyi öldürürse diyet olarak yüz vesak verecektir.' Rasûlullah Medine'ye gelinceye kadar bu anlaşma üzerinde kaldılar. Rasûlullah Medine'ye geldikten sonra zayıf ve zelil olan taife, izzetli ve kuvvetli olan taifeden bir adamı öldürdü. Bu sebeple kuvvetli ve aziz olan taife, zayıf ve zelil olan taifeden öldürülen adamın diyeti olarak yüz vesak istedi. Zayıf ve zelil taife: 'Böyle bir iş olamaz. Dini, nesebi, beldesi bir olan iki taife arasında nasıl olur da diyet konusunda böyle bir farklılık olur? Nasıl olur da birisi, diğerinin yarısı veya iki katı olur? Biz, daha önce sizden korktuğumuz ve bize zulmettiğiniz için, sizden öldürdüğümüz kişiye bedel olarak yüz vesak diyet veriyorduk. Fakat artık Muhammed geldi. Bu sebeple istediğinizi size veremeyiz. Aramızda eşitlik olmalıdır.' Bu tartışmadan dolayı aralarında neredeyse savaş çıkacaktı. Bunun üzerine aziz ve şerefli olan taife, birbirlerine şöyle dediler: 'Vallahi Muhammed, diyetin iki katını vermez. Bu sebeple bir kişiyi Muhammed'e gizli olarak gönderin ve bu konudaki görüşünü öğrenin. Eğer diyetin iki katını size verirse onu hakem tayin etmeyi kabul edin. Eğer diyetin iki katını vermezse, ondan uzak durup onu hakem tayin etmeyin.' Bunun üzerine münafıklardan birkaç kişiyi bu meseleyi öğrenmeleri için Rasûlullah'a gönderdiler. Münafıklar Rasûlullah'a gelince Allah, münafıkların ne niyetle geldiklerini ona haber vererek, Maide 41'den Maide 47'ye kadar olan ayetleri indirdi..."

İbni Abbas radıyallahu anh sözlerine şöyle devam etti:

"Vallahi bu ayetler bu iki taife hakkında inmiştir ve Allah'ın ayetlerde kast ettiği kimseler bu iki taifedir." (İmam Ahmed)

Abdullah b. Ömer'in ve Bera b. Azib'in radıyallahu anhum naklettiği rivayetler ise şöyledir:

"Yahudiler, Rasûlullah'a gelerek kendilerinden bir kadın ve erkeğin zina yaptığını ona haber verdiler. Bunun üzerine Rasûlullah, onlara şöyle sordu:

__ Zina hakkında Tevrat'ta ne buluyorsunuz?

Yahudiler şöyle cevap verdiler:

__ Onların yaptıklarını herkese yayar ve onlara sopa atarız. Zinanın hükmü Tevrat'ta işte böyledir.

Onların bu sözü üzerine Abdullah b. Selam, onlara şöyle dedi:

__ Sizler yalan söylüyorsunuz. Çünkü zina yapanlar hakkında Tevrat'ta bildirilen hüküm recmdir. Öyleyse Tevrat'ı getirin de bakalım.

Bunun üzerine Tevrat'ı getirdiler ve onu açarak okumaya başladılar. Tevrat'ı okuyan kimse, recm ayetini eliyle kapatarak ondan önceki ve sonraki ayetleri okudu. Böylece recm ayetini atlamış oldu.

Abdullah b. Selam o kişiye şöyle dedi:

__ Elini kaldır. O kişi elini kaldırınca recm ayeti gözüktü.

Bu durum üzerine Yahudiler, Rasûlullah'a şöyle dediler:

__ Ey Muhammed! Abdullah b. Selam'ın söylediği doğrudur. Tevrat'ta recm ayeti vardır.

Bu cevap üzerine Rasûlullah zina yapan kadın ve erkeğin recm cezasıyla cezalandırılmalarını emretti. Öyle ki ben, kadın ve erkek recmedildikleri sırada, kadına taşlar gelmesin diye erkeğin onu vücuduyla koruduğunu gördüm." (Buhari, Müslim)

Bera b. Azib radıyallahu anh şöyle demiştir:

"Rasûlullah'ın yanından kendisine tahmim yapılmış (yüzü siyaha boyanmış) ve sopa atılmış bir Yahudi geçti. Rasûlullah onları çağırdı ve şöyle dedi:

__ Zina yapanın cezasını kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?

Yahudiler:

__ Evet, dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah, onların âlimlerinden bir adam çağırıp ona dedi ki:

__ Musa'ya Tevrat'ı indirenin hakkı için söyle, zina yapanın cezasını kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?

Âlim şöyle dedi:

__ Tevrat'ı indirenin hakkı için demeseydin sana gerçeği bildirmezdim. Zinanın cezası kitabımızda taşlayarak öldürmektir. Fakat şereflilerimiz içinde zina çoğalınca ve zina yaparlarken yakalanınca, şerefli oldukları için onlara ceza uygulamayı terk ettik. Fakat zina yapan zayıf kimselere zinanın taşlayarak öldürme haddini uyguladık. Bir gün aramızda: 'Zina konusunda hem şereflilerimize hem de zayıflarımıza uygulayacağımız bir tek ceza belirleyelim' dedik. Böylece taşlayarak öldürme cezası yerine tahmim ve sopa vurma cezasını uygulamaya karar verdik.

Bunun üzerine Rasûlullah:

__ Ey Allah'ım! Vermiş olduğun emri, ölümünden sonra tekrar ilk canlandıran benim, dedi ve zina yapan evli kişinin taşlanarak öldürülmesini emretti.

Bunun üzerine şu ayet indi:

'Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği hâlde ağızlarıyla 'iman ettik' diyenlerin, Yahudilerden yalana kulak verenlerin ve sana gelmeyen başka bir kavim (adına casusluk yapmak) için dinleyenlerin küfürde yarışmaları seni üzmesin! Onlar (yerli yerinde söylenmiş) kelimelerin yerlerini sonradan değiştirirler ve 'eğer size bu (sopa ve tahmim cezası) verilirse onu kabul edin, eğer bu verilmez (taşlayarak öldürme cezası verilir)se ondan sakının' derler." (5/Maide, 41)

Yahudiler dediler ki: 'Eğer Muhammed sopa ve tahmim cezası verirse, bunu ondan alın, eğer recm cezası verirse, bunu ondan almayın.'

Bunun üzerine Allah, şu ayetleri indirdi:

'...Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.' (5/Maide, 44)

'...Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.' (5/Maide, 45)

'...Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.' (5/Maide, 47)

Bera b. Azib radıyallahu anh bunu söyledikten sonra:

"...Bu ayetlerin hepsi kâfirler hakkında inmiştir" (Müslim, Ahmed) dedi.

Ayetlerin tümü, rivayet edilen tüm nüzul sebepleri ile ele alınarak okunduğunda, Allah'ın indirdiği ahkâm ile hükmetmemenin açık ve kat'i küfür olduğu anlaşılmaktadır.

Ayrıca lugat analizi olarak ele aldığımızda da şunu söyleyebiliriz ki; mübteda ve haber ikisi birlikte marife olarak gelirse bu, hasr ifade etmektedir. Bu da o sıfatın sadece onlara ait olduğunu ifade etmesidir. 'Bir tek kâfir bunlardır, başkası yoktur' dercesine ayet tekit edilmiştir. Bu ayetin de hem mübtedası hem de haberi marifedir. O yüzden bu ayete 'Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir' şeklinde meal verilmesi daha doğru olur.

Bu ayetler her ne kadar Yahudiler hakkında inse de Allah subhanehu ve teâlâ bu ayeti umumi lafızlarla herkese şamil kılmıştır.

Eski ircayı dahi aratan günümüzdeki şüphe ehli, bu ayet hakkında şüphe oluşturmaya çalışmaktadırlar. 'Bu ayet hakkında 'Tercümanu'l Kur'an' olan İbni Abbas: 'Bu bildiğiniz küfür değildir' demiştir. O yüzden 'Günümüzdeki yöneticiler Müslümandır, yaptıkları amellerin hiçbirisi küfür değildir' vb. sözleri sarf etmektedirler. Bal içerisindeki bu zehiri bir çok ilim talibi yediği gibi, kendilerine soru soran avam halkı da bu gibi şüphelerle aldatmışlardır. Türkiye'de kendisini ilme nispet eden birçok kimsenin bunları dillerine doladıklarını görmekteyiz. Allah'ın insana yüklediği emaneti yüklenmeyenlerden, ilmin emanetini yüklenmelerini de beklememiz abesle iştigal olur.( Şu video ve yazılara bakan kimse; bunların insanları ne denli saptırdığını görebilir: https://www.youtube.com/watch?v=1L_WBtIynb8 http://ebumuaz.blogspot.com.tr/2007/07/maide-suresi-44-ayetinin-tefsiri.html)

Böylece 'Biz galip gelirsek bize yanında mükâfat var mıdır?' sözünü söyleyen Firavun sihirbazları misali, tağutların vereceği dünyalığa tamah eden kimseler, ortaya kuvvetli bir şüphe atmışlardır. Fakat şurası bir hakikat ki, güneş balçıkla sıvanmaz. Yani onlar ortaya ne şüphe atarsa atsın hak ortada güneş gibi açıktır.

İbni Abbas'ın 'Kufrun Dune Kufr' Sözü

Süfyan b. Uyeyne-Hişam b. Huceyr-Tavus-İbni Abbas yoluyla gelen kavilde İbni Abbas radıyallahu anh şöyle demiştir:

"O, sizin anladığınız küfür değildir. O, dinden çıkaran küfür değildir. 'Kufrun dune kufr'dur."

Başka bir lafızda şu şekilde varid olmuştur:

"Bu, onları küfre götüren bir küfür değildir."

Bir başka lafızda da: "Bu küfürdür, fakat Allah'ı, meleklerini, kitaplarını ve Rasûllerini inkâr gibi küfür değildir" şeklinde varid olmuştur.

İlk iki lafız ile ilgili, rivayet yönünden problem bulunmaktadır. Yukarıda yazılan hadis senedinde bulunan Hişam b. Huceyr El-Mekki'yi âlimlerin ekseriyeti sika/güvenilir kabul etmemiştir. Söz konusu ravi hakkında âlimlerin sözlerinden bahsedecek olursak;

Ahmed b. Hanbel rahimehullah bir yerde: 'O, sağlam değildir', başka bir yerde de: 'Mekki'nin hadisi zayıftır' der.

Yahya b. Said, onu zayıf gördüğü gibi hadislerini almamıştır.

Ali b. Medeni de onu zayıf görmektedir.

Ukayli ve İbni Adiyy, onu zayıf kimseler arasında zikretmektedir.

Hafız İbni Hacer der ki: 'Doğru sözlüdür fakat vehimleri vardır.'

Hişam b. Huceyr ile ilgili hadisleri, Buhari ve Müslim mutlaka başka birisi ile destekleyip beraber rivayet etmiştir. Her ne kadar 'Buhari ve Müslim onun rivayetini almıştır' diyenler olsa da bu, onların kuruntularından ibarettir. Çünkü bu iki imam, müstakil olarak bu ravinin rivayetini almamıştır.

Onu sika gören, İbni Hibban gibi âlimler ise; diğer muhaddisler tarafından zaten mütesahil(Rivayet konusunda gevşek davranan manasındadır.) olarak kabul edilmişlerdir.

Bu maddelediklerimiz, rivayetin iki lafzı ile alakalıdır. Üçüncü lafız olan: 'Bu küfürdür, fakat Allah'ı, meleklerini, kitaplarını ve Rasûllerini inkâr gibi küfür değildir' sözünü İmam Taberi; Hennad-Veki-Süfyan-Ma'mer b. Raşid-İbni Tavus-Tavus-İbni Abbas kanalıyla bizlere aktarmaktadır. Bu rivayetin senedinde ise hiçbir problem bulunmamaktadır. Fakat söz konusu bu kavil, kime aittir orası meçhuldür. Taberi'nin aktardığı bir sonraki rivayette, bu sözün İbni Abbas'a değil, İbni Tavus'a (Tavus'un oğluna) ait olduğunu, İbni Abbas'a bu ayet sorulduğunda: 'Bununla küfre girmişlerdir' dediğini belirtir.

Yani, son lafız sahih olsa bile bu, İbni Abbas'a ait bir söz değildir ve İbni Tavus'a nispet edilmiştir. Bu denli problemli rivayetleri, Allah'ın kitabında nas kıldığı ve muhkem olan bir ayete takdim etmekten öte bir sapıklık olabilir mi? Siz bir yandan sahabe de olsa beşer sözünün Kitap ve Sünnet'in önüne takdim edilmemesinin bayraktarlığını yapacaksınız, bir yandan da her yönüyle apaçık olan hükmü ilga etmek için beşer sözleri ile şeytanca çarpıtacaksınız... Bunu yapan kimse ya zır cahildir ya da insanları Allah'ın yolundan saptırmaya ve tağutlara kul olmaya and içmiş bir zındıktır!

Sözün Mahalli

Meseleye rivayet/isnad yönüyle baktıktan sonra, İbni Abbas radıyallahu anh bu sözü kimlere ve hangi bağlamda söylenmiştir? Söylenilen söz ve fetvayı bağlamından koparıp, istediği gibi hüküm vermek, bidatçıların metodudur.

Mutemir b. Süleyman, İmran b. Cedir'den şöyle rivayet etmiştir:

'Amr b. Seddüs'ten (Haricilerden), Ebu Mecliz'e bir topluluk geldi ve şöyle dediler:

_ Ya Eba Mecliz! 'Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların ta kendileridir' ayetini gördünüz mü? Bu, hak değil midir?'

Ebu Mecliz:

__ Evet, dedi.

Bunun üzerine onlar şöyle dediler:

__ Ey Eba Mecliz! Şunlar (Ali ve Muaviye'yi kast ediyorlar) Allah'ın indirdikleriyle hükmediyorlar mı?

Ebu Mecliz dedi ki:

__ Bu onların dinidir. Onunla yaşıyorlar, onunla konuşuyorlar, ona davet ediyorlar. Eğer onlar, ondan bir şey terk ederlerse, bir günah işlediklerinin bilincindedirler, günah işlediklerini kabul ediyorlar.

Onlar şöyle dediler:

__ Vallahi böyle değil, sen korkuyorsun.

Ebu Mecliz şöyle dedi:

__ Asıl sizler korkuyorsunuz. Ben bu işledikleri şeyi küfür olarak görmüyorum, ama siz tereddüt etmeden küfür hükmü veriyorsunuz ve küfür hükmü vermenize rağmen onlara karşı çıkmıyorsunuz. Hâlbuki ayetler Yahudiler, Hristiyanlar ve bunlar gibi yapan şirk ehli hakkında nazil olmuştur.'

Bu konudaki diğer bir rivayet ise şöyledir; Hammad, İmran b. Cedir'in şöyle dediğini rivayet etti:

'Ebadiyye'den (Haricilerden bir taife) bir grup Ebu Mecliz'e gelerek şöyle sordular:

__ Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendileridir. Öyle değil mi?

Ebu Mecliz (emirleri kast ederek):

__ Bunlar, yaptıklarının farkındadırlar ve günah işlediklerini kabul ediyorlar. Bu ayetler ise Yahudiler ve Hristiyanlar hakkında nazil olmuştur, dedi.

Onlar şöyle dediler:

__ Vallahi bildiklerimizi sen de biliyorsun. Fakat onlardan çekiniyorsun.

Ebu Mecliz:

__ Bu ithamı aslında hak eden sizlersiniz. Biz ise korkmuyoruz. Fakat bu ayetleri sizin gibi anlamıyoruz, dedi.

Bunun üzerine onlar:

__ Hayır, siz de anladığımızı anlıyorsunuz, ama korkunuzdan bu işi açıklayamıyorsunuz, dediler.' (Taberi Tefsiri, 10/347)

Mahmud Şakir rahimehullah bu iki rivayet hakkında şöyle demektedir:

'Allah'ım! Sapıklıktan sana sığınırız. Zamanımızda söz sahibi olmuş fitne ve şüphe ehli, siyasal iktidarların Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemelerinin, Kur'an ve Sünnet'in hükümlerini bırakarak batının kanunlarını İslam memleketlerinde uygulamalarının İslam'da caiz olduğuna dair delil arıyorlar. Bu konuda zikredilen Ebu Mecliz'le ilgili iki rivayeti bulunca hemen olayı anlamadan bu iki rivayeti dayanak edinerek siyasal, ekonomik, sosyal ve hukuki meselelerde, Kitap ve Sünnet'in dışında, kâfirleri taklit ederek hüküm vermenin, beşerî ilişkileri buna göre düzenlemenin mümkün olabileceğini, böyle davrananların, bunları uygulayanların ve bunlara tabi olup rıza gösterenlerin İslam milletinden çıkmayacağını ileri sürüyor. Bu iki rivayete dikkatle bakan kimse soranı, sorulanı ve olayların yaşandığı dönemi bilerek bu meseleyi göz önünde bulundurursa, olayı daha iyi anlar.

Ebu Mecliz, tabiindendi. Esas ismi Lahik b. Hamid Eş-Şeybani Es-Sedüsi'dir. Ali'yi severdi. Ebu Mecliz'in kavmi Benu Şeyban, Sıffin ve Cemel vakasında Ali'nin taraftarları arasındaydı. Sıffin vakasında iki hakem olayı olduktan ve Havaric, Ali'den ayrıldıktan sonra, Benu Şeyban'dan ve Benu Sedus'tan bir taife de Ali'den ayrılanlara katıldı. Ebu Mecliz'e soru yönelten de bu topluluktandı. (Sahih rivayete göre) bu topluluğa 'Ebadiyye' denirdi.

'Ebadiyye', Havaricden bir cemaatti. Havaric gibi onlar da emirleri tekfir ediyorlardı. Sıffin vakasındaki iki hakem olayından sonra Ebadiyye'nin görüşüne göre, emir sahipleri ve ona tabi olanlar kâfir olmuşlardır. Çünkü onların, hakem tayin etme olayında Allah'ın indirdiğine göre hareket etmediklerine inanıyorlardı.

Ebadiyye'den, Ebu Mecliz'e soru soranlar; onun da sulta sahiplerini tekfir etmesi ve kendi sapık görüşlerini desteklemesi için bu ayetleri delil getiriyorlardı. Ebu Mecliz ise bu delillerin onlara tatbik edilemeyeceğini söylüyor ve: 'Onlar, (emirler) Kur'an'dan ve Sünnet'ten bir şeyi uygulamamışlarsa bu yaptıklarının günah olduğunu bilirler' diyordu.

Görülüyor ki, bu durum zamanımızdakinden farklıdır. Yukarıda zikredilen olay, zamanımızdaki fitne ve şüphe ehlinin İslam dışı siyasi iktidarları meşru göstermeleri için bir dayanak olamaz.

Zamanımızdaki hükümetler, tüm boyutları ile haktan uzaklaşmış, Allah ve Rasûlü'nün getirdiklerini bir kenara atmış, Batı'dan ithal edilen sistemleri tatbik ederek onları Allah'ın indirdiklerinden üstün tutmuşlardır. Bu, Allah'ın hükmünden yüz çevirmek ve beşerî kanunları Allah'ın hükmüne tercih etmekten başka bir şey değildir. Bütün âlimlere göre şirktir, küfürdür. Bunda hiçbir şüphe yoktur. 'Evet, bu olabilir' diyen de, 'böyle yapalım' diyen de ihtilafsız, İslam milletinden çıkmış, kâfir olmuştur.

Bugün içinde bulunduğumuz durum, çok korkunçtur. İstisnasız Allah'ın bütün hükümleri haciz altına alınmış ve bir kenara atılmıştır. Allah'ın şeriatı tümüyle yürürlükten kaldırılmış, Allah ve Rasûlü'nün Kitap ve Sünnet'le getirdiklerine karşılık beşeri düşünceler tercih edilmiştir. Beşerî kanunların, Allah'ın kanunlarından üstün olduğunu, İslam şeriatının zamanımıza değil başka bir zamana ait olduğunu, Kur'an'daki ayetlerin ise o dönemdeki olaylar ve sebepler hakkında indiğini ve sadece o dönem için geçerli olduğunu, zamanımızda ise bu hükümlerin geçersiz olduğunu iddia edenler artmıştır.

Öyle ise zamanımızdaki bu durum ile Ebu Mecliz ve Ebadiyye arasında zikri geçen hadise arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Hatta zannettikleri gibi o dönemde bir olay hakkında Allah'ın hükmünü tatbik etmeme söz konusu olsa bile, bu meseleyi nasıl delil olarak getirebilirler? Oysa o gün yaşananlarla bugünkü durum arasında hiçbir benzerlik yoktur. Evvelkiler hiçbir zaman İslam şeriatının dışında herhangi bir beşeri ölçüyü ve kanunu hayat pratiğine geçirip, halkı buna uymaya zorlamış değillerdir. Zaten böyle bir olaya İslam tarihinde rastlanmamıştır.

İkinci olarak; belli bir olayda Allah'ın hükmü dışında bir hükümle hükmeden ya bilmediği için ya da hevasına uyarak masiyette bulunmuştur. Bu ise günahtır, tevbe ile affolunabilir. İçtihadında diğer âlimlere muhalefet edilmiş ama burada da tevil, Kur'an ve Sünnet'in naslarına dayandırılmıştır. Fakat gerek Ebu Mecliz'in zamanında gerekse ondan sonraki dönemlerde, herhangi bir meselede Allah'ın hükmünü değiştirerek inkâr etmek veya küfrün hükmünü Alla'ın hükmüne tercih etmek kesinlikle söz konusu olmamıştır. Ebu Mecliz ile Ebadiyye arasında geçen konuşmalar da böyle bir olaya yönelik değildir. Dolayısıyla Ebu Mecliz ile Ebadiyye arasında geçen olay, zamanımızdaki Kuran'ı tatbik etmeyen siyasal güçleri, İslam milletindenmiş gibi göstermeye delil getirilemez, bunu yapmak affedilemez bir gaflettir, küfürdür.

Evet! Hâkim güçlere dalkavukluk, yaltaklık ve uşaklıktan ötürü bu iki rivayeti çarpıtıp da batılın doğrultusunda yorumlayarak Allah'ın indirdikleri dışında bir şeyle hükmetmenin mümkün olabileceğini iddia edenin hükmü; kâfirdir, mürteddir. Tevbeye davet edilmesi gerekir. Tevbe etmezse küfründe veya irtidadında ısrar eden kişinin hükmünü alır.' (Taberi Tefsiri Haşiyesi, 1/348)

Mahmud Şakir'in bu açıklamaları konuya dair oldukça doyurucu bilgiler vermektedir. Nitekim aynı minvalde Muhammed Kutub da şöyle demektedir:

'İbni Abbas mazlumdur, söylediğini söylemiştir. O'na 'Emeviler Allah'ın indirdiği dışında hüküm veriyorlar, onlar hakkında ne söylersin' diye sorulmuştur. Hiç kimse Emeviler hakkında onların mutlak manada kâfir olduklarını söylememiştir. Onlar insanların hayat akışlarının genelinde şeriatla hüküm veriyorlardı. Fakat yönetimleriyle ilgili bazı işler hakkında tevile kaçarak yahut nefislerine kapılarak şeriattan bazen yan çiziyorlardı. Ama onlar, Allah'ın dinine muhalefet ederek Allah'ın şeriatına benzer kanun ve yasa çıkarmıyorlardı. İşte İbni Abbas, bu sözünü onlar için söylemiştir. İslam şeriatından uzaklaşan ve onun yerine pozitivist kanunlar koyan bir kimse hakkında İbni Abbas'ın bunu söylemesi mümkün müdür?' (Vakıuna'l Muasır, 334) (Murat Gezenler'in 'İrca Saldırılarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi' kitabından naklen.)

Rivayetlere dikkat edildiğinde o dönemde Hariciler çıkıp Allah'ın indirdiği hükümler ile günah işlemeyi birbirine karıştırıp, her günah işleyeni Maide suresi 44. ayet ile tekfir edince; o dönemin âlimlerinin konuştuğu sözler farklı olmuştur. Maide suresi 44. ayet ile ilgili söyledikleri: 'Bu, Haricilerin görüşüdür' nakillerinin hepsi, büyük günah ile insanları tekfir etmek ile alakalıdır. Buna birkaç örnek verelim:

İmam Kurtubi rahimehullah ayete dair farklı görüşleri zikrettikten sonra der ki: 'Hariciler: 'Kim rüşvet alarak Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse kâfir olur' demişlerdir.' (El-Camiu li-Ahkâm, 6/191)

Yine Bahru'l Muhit tefsirinde şöyle geçer: 'Haricilerin büyük günahla insanları tekfir etmelerindeki asılları bu ayettir.'

Yani Hariciler bir kişi zina yapsa veya içki içse, bu kişinin Allah'ın indirdiği ile hükmetmediğini söyleyip tekfir ederlerdi. O zamanki yöneticiler de bazı günahlar işleyince Hariciler bunların da kâfir olduğunu söylemişlerdir. O dönemin âlimlerinin itiraz ettikleri nokta işte burasıdır!

O dönemdeki âlimlerin söyledikleri şuydu: Devletin anayasası İslam'dır. Allah'ın indirdiği ile hükmetmektedirler. Fakat birtakım günahlar işlemeleri ve bazılarını kayırıp, rüşvet almaları vb. hususlardan dolayı kâfir olmaz.

İrca ehlinin üstünü örtüp istedikleri gibi sundukları Maide suresi 44. ayet hakkında İbni Abbas'ın sözünün mahiyeti işte budur. Fakat onlar, sözleri vakıasından kopararak insanları saptırmaktadırlar.

Bunların hepsini bir kenara koyalım...

Bu şüphe makinaları, güneşi kapatmaya çalışmaları ile güneşin kapanacağını mı düşünüyorlar? Bunların hepsini kabul etsek dahi günümüzdeki yöneticiler ile o zamanki yöneticiler bir midir? Sizin karşınızda;

Demokratik düzene dayalı sistem yok mu?

Gece gündüz Allah'a ve Rasûlü'ne küfreden, başkaldıran bir sistem yok mu?

Allah'ın her helal ve haramına savaş açmış yöneticiler yok mu?

Müslümanların kanlarını ve ırzlarını ABD, NATO ve Batı'ya peşkeş çeken yöneticiler yok mu?

Siz bu yöneticileri Ali ve Muaviye radıyallahu anhuma gibi sahabelere mi kıyas ediyorsunuz?

Bu sahabeler, putun önünde saygı duruşunda mı bulundu?

Allah'ın yasalarının dışında bir yasaya bağlı kalacağına dair yemin mi etti?

Allah Rasûlü'ne hakaret edenlerin leşlerinin cenazesine mi katıldı?

Küresel Haçlı savaşında Müslümanların aleyhinde mi bulundu?

Siz hangi hayal dünyasında yaşıyorsunuz ki Allah'ın indirdiği ile hükmeden, bununla birlikte sadece günah işleyen bir yöneticiyi; kendinizin seçtiği, Batı'ya tapan yönetici ile kıyaslıyorsunuz? Bu meselelerin hepsi bitti de bunların sadece hükmetmesi mi kaldı ki bunu şüphe olarak atıyorsunuz? Yoksa ilmin taktakası ile bu ayet üzerinde kuru kalabalık mı yapmaya çalışıyorsunuz?

İçinizdeki pislikleri temizlemek adına, bugünkü yöneticileri paklamak, onlara Müslüman demek adına onları Ali'ye radıyallahu anh kıyas ediyorsunuz! Necis yöneticilerinizi paklamak adına İbni Abbas radıyallahu anh üzerinden demogoji yapıp, İslam dininin asıllarını çiğniyorsunuz! Allah'tan korkun! Allah hakkı beyan etmişken, sizler fazla ses çıkararak hakkı bastıracağınızı, ellerinizle kapatarak güneşi gösteremeyeceğinizi mi zannediyorsunuz?

"Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Hiç akıllanmayacak mısınız?" (21/Enbiya, 67)

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun" duamız ile...

Bu Sayfayı Paylaş :