Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Münafıkların Özellikleri: Bahanecidirler! Özcan YILDIRIM

2015-07-16

Allah'ın kitabında yergiye muhatap olan en karaktersiz, omurgasız, kendilerini çok akıllı zannedip de en ahmak olan güruh, şüphesiz ki itikadi nifaka saplanmış olan münafıklardır. Münafıkların itikaddaki bu omurgasızlığı, karakterlerine ve sosyal ilişkilerine de yansımış, onların toplum nezdinde de tiksindirici olmasına sebebiyet vermiştir.

Münafıkların, İslami çalışma sahasına da yansıyan özelliklerinden olan ve İslami çalışmanın ucundan tutmaya gayret eden kimselerin morallerini bozan bir özelliği de bahaneci olmalarıdır. Bahanecilik, onların mayalarına girmiş olan ve hamurlarını ekşiten kötü ahlaklarından biridir. Her meselede bir bahaneleri vardır. Hiçbir zaman kendilerinin bir suçu yoktur. Sürekli etrafındaki insanlar sanık sandalyesine oturmalı, onlar mahkûm edilmelidir.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem zamanında münafıkların bu özelliklerine hem kitap hem de sünnet şahitlik etmiştir. Allah'ın bize haber verdiği bu hususlara, rotasını arayan bir kimsenin işaret levhalarına baktığı gibi pürdikkat bakmalı ve bu hususlar üzerinde biraz düşünmelidir. Çünkü şurası bir gerçektir ki; bu kitap, ayetlerin üzerinde düşünen, tedebbür ve tefekkür edenlere yol göstermekte, onları doğru/sahih bir menhec üzere kılmaktadır. Bu kitap, sahih bilgi -tecrübe- basiret süzgecinde tefekkür edilirse vakıaya doğru bir şekilde tatbik edilir. Aksi halde günümüz ile alakası olmayan vakıaları, birbiri ile hiçbir yönden benzeşmeyen bir vakıaya tatbik ederek, başağrısı olan bir hastalığa cerahat yapmış oluruz. Münafıkların iç dünyasını dışa yansıtan bu kitaba da bu nazarla bakmalı, meseleye sadece Abdullah b. Ubeyy ve avanesi üzerinden bakmamalıyız. Belki çevremizde amelî olarak onlara dahi taş çıkartacak güruhlar vardır fakat olaylara basiretle bakamadığımızdan bunları müşahede edememekteyiz.

Kur'an'da Bahanecilik Psikolojisi

"İman etmiş olanlar: 'Keşke cihad hakkında bir sure indirilmiş olsaydı!' derler. Ama hükmü açık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur!" (47/Muhammed, 20)

"(Seferden) onlara döndüğünüz zaman size özür beyan edecekler. De ki: '(Boşuna) özür dilemeyin! Size asla inanmayız; çünkü Allah, haberlerinizi bize bildirmiştir. (Bundan sonraki) amelinizi Allah da görecektir, Rasûlü de. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduklarınızı size haber verecektir.' Onların yanına döndüğünüz zaman size, kendilerinden (onları cezalandırmaktan) vazgeçmeniz için Allah adına yemin edecekler. Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık ceza olarak varacakları yer cehennemdir." (9/Tevbe, 94-95)

"Bedevilerden, (mazeretleri olduğunu) iddia edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah ve Rasûlü'ne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem verici bir azap erişecektir." (9/Tevbe, 90)

"Onlardan bir grup da demişti ki: 'Ey Yesribliler (Medineliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün!' İçlerinden bir kısmı ise: 'Gerçekten evlerimiz emniyette değil' diyerek Peygamberden izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı." (33/Ahzab, 13)

"Onlara: 'Geliniz, Allah yolunda savaşınız ya da savunma yapınız' denince: 'Eğer savaşmayı bilseydik, mutlaka peşinizden gelirdik' dediler. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Kalplerinde olmayan şeyi ağızları ile söylüyorlardı. Hiç kuşkusuz Allah, onların gizli tuttukları duyguları çok iyi bilir." (3/Âl-i İmran, 167)

"Onlardan kimi de: 'Bana izin ver, beni fitneye düşürme' der. İyi bilin ki; onlar, fitne içine düşmüşlerdir. Ve muhakkak ki cehennem, kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır." (9/Tevbe, 49)

"Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar: 'Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık' diye kendilerini helak edercesine Allah'a yemin edecekler. Hâlbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor." (9/Tevbe, 42)

"Allah'ın Peygamberine muhalefet için geri kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi. 'Bu sıcakta savaşa çıkmayın' dediler. De ki: 'Cehennem ateşi daha sıcaktır.' Keşke bilselerdi." (9/Tevbe, 81)

Bu vb. ayetler, münafıkların mücadele sahasından geri durmak, sıkıntıya girmemek için bahaneci olduklarını gözler önüne sermektedir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem zamanında münafık tiplemesi; risk almadan, fazla efor sarfetmeden hazıra konmaya çalışan, nefsani düşkünlükleri had safhada olduğundan her türlü çabadan ipe un sererek kaçan kimselerdir.

"Allah; içinizden bir diğerini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak bilir." (24/Nur, 63)

İlginç olan tarafı da, iş verildiğinde kaytarmaları ile tanınan bu güruh, Müslümanların yaptıklarını sürekli eleştirerek onlara eziyet etmektedirler. Onların bu durumu, kendi nefislerini dahi unutturmuş, Allah'ı az zikreder, ahiret hayatı yerine dünya hayatını gündemine yerleştirir hâle getirmiştir. Hem iş yapmayıp, hem iş yapan Müslümanları eleştirmek, münafıkların ahlakıdır. Kendi egolarından vazgeçemeyip, İslami sahada egosunu eritmiş olan Müslümanları ya açıktan ya da inceden inceye eleştirenlerin, münafıkların ahlakından nasiplerini fazlasıyla aldıkları aşikârdır.

Bahaneciliğe İten Bir Sebep: Nefse Zor Gelen veya Hoşa Gitmeyen Bir İşin Emredilmesi

Bahanecilik ahlakının kişide oluşmasına sebebiyet veren; dünya endişesi ve dünyevileşme, kişisel korkular, gevşeklik, bıkkınlık vs. birçok hususu sayabiliriz. Fakat meselenin künhü ve hepsini tek bir yerde toplayan; verilen işlerin kişinin nefsine ağır gelmesinden başka bir şey değildir.

Emirler, zaman zaman Müslümanların hoşuna gitmeyen bazı emir ve talimatlar da verebilmektedir. Bu direktifler, nefislerine çok ağır da gelebilir. Ancak müminlerin özelliği bu durumlarda dahi haram olmadığı sürece verilen emir ve talimatlara itaat etmektir. Çünkü müminler, bu itaatin hatta Allah'a itaat olduğunun şuurundadırlar. ( Bkz. bir önceki bölüm.)

Münafıklar ise böyle değildir. Münafıklara verilecek emir, şayet onların hevasına uygun düşer, onlar için kolay ve menfaat sağlamalarına vesile edinilebilecek türden bir şeyse, bunu yerine getirmek için çırpınırlar. Onlar, hevalarına muhalefet eden bir şeyle emrolunduklarında ise isyan ederler. Allah subhanehu ve teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de münafıkların bu özelliklerini açıklamaktadır.

"Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar: 'Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık' diye kendilerini helak edercesine Allah'a yemin edecekler. Hâlbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor." (9/Tevbe, 42)

Allah subhanehu ve teâlâ Kur'an-ı Kerim'de münafıkların vasıflarını zikrederken şu hususa dikkat çekiyor:

"Siz ganimetleri almak için çıktığınız zaman, 'biz de size tabi olalım' derler." (48/Fetih, 15)

Neden böyle diyorlar? Çünkü burada onlar için menfaat, ganimet elde etme umudu vardır. Ortada henüz ganimet yokken, uzak diyarlara sefere çağırıldıklarında bu durum hoşlarına gitmedi. Ağır geldi onlara. Hevalarının muhalefet ettiği bir şeydi.

Müminler ise her hâlükârda, darlıkta ve zorlukta; hazârda ve seferde; yakınlıkta ve uzaklıkta daima komutanlarının ve emirlerinin yanında ve arkasında dururlar. Bu da, müminler ile münafıklar arasındaki ayırt edici önemli bir özelliktir. Biz de sık sık dönüp nefsimize bakalım. Nefse zor ve ağır gelen, hoşumuza giden ya da kerih gördüğümüz, hevamıza muvafık olan veya hevamızın muhalefet ettiği her durumda emirimize itaat ediyor isek bu, müminlerin ayırt edici özelliklerine sahip olduğumuz anlamına gelir. Böylesi hâllerde, kişinin tavrı 'duruma göre' değişir cinstense ve kafa sallamaktan ibaretse bu davranış, münafıkların özelliğidir. Burada önemli bir noktaya da değinmek gerekir: Tarih boyunca münafıkların kişiliğinde ortaya çıkan karakteristik bir özellik var. Bu özelliğe günümüzde de birçok kez tanıklık edilebilmektedir.

Emire itaat meselesinde hevalarına muhalefet eden bir mevzuyla karşılaştığı için itaatten el çeken hiç kimse, 'isyan'ın gerekçesinin hevasına muhalefet olduğunu açıkça söylemez. Muhakkak surette kendisi için şer'i bir kılıf bulur. Bu da hatırlanacağı üzere geçen bölümlerde bahsedilen bahanecilik hastalığının bir sonucudur. Çoğu zaman da bu yaptıklarının bahanecilik ve kendi kendilerine yaptıkları bir kötülük olduğunun farkında bile olmazlar. Bilhassa bu tür davranış bozuklukları, kişide bir meleke hâline gelmişse durum daha da vehamet arz eder.

Bu türden insanların bunun gibi belli başlı vasıfları vardır. Bu vasıfları hem Kur'an'dan, hem Sünnet'ten öğrenmişizdir. Ayrıca tecrübelerimizle de sabittir. Bunun haricinde tecrübe sahibi Müslümanlar da bu hususlara dikkat çekmiştir. Bu karakterdeki insanlar, şer'i emirlerden geri kalırlarken araştırır, inceler ve neticede yaptıkları amelin meşru olabileceğine dair delil diye 'şer'i mazeret' bulurlar.

Münafıklar: 'Ey Muhammed! Sefer uzak, mevsim sıcak' veya 'Bizi fitneye düşürme. Biz Rum kadınlarının bizi fitneye düşürmelerinden ve bundan dolayı cihadımızın heba olmasından korkarız' diyorlardı. Kimisi de: 'Ben yeni evlendim. Eşim var ve benim onu bırakacağım hiç kimsem yok, bana izin ver' diyordu. Kimileri işi daha da ileriye götürüp, Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem dini öğretmeye cüret etmeye kadar götürüyorlardı: 'Bunca insanı beraberinde götürüp helak olmalarına sebep olacak. Bu ise İslam'a aykırıdır.'

'Henüz güçlü olmadığı halde tüm insanları karşısına almış, bütün kavimlerle mücadele ediyor' vs. vs. diyorlardı. Bu gerekçeler, münafıkların rahatça ileri sürebildikleri mazeretlerdi. Zira onlara göre herhangi bir Müslüman, bu mazeretleri, şer'i mazeret olarak kabul edip ileri sürebilirdi. Bunu böyle bildikleri için rahatça ön plana çıkıp izin istediler. ( Müslümanların Emirlerine Karşı Sorumlulukları, Ebu Hanzala, Furkan Basım ve Yayın, s. 62-64)

İslami sahadaki mücadeleden geri kalan münafıklar, sadağında oku bol olan okçu misalidir. Kendilerine tehlike geldiğini anladıkları zaman, tehlikeyi uzaklaştırmak için önceden hazırladıkları en iyi oklarını atarlar. Fakat her halükârda ağızlarından çıkan cümlelerle pot kırarlar. Tüm kâinatın zerrelerine hükmeden Allah subhanehu ve teâlâ onların dillerine hükmedemeyecek midir? Allah onların dillerine hükmeder ve onların ağızlarından çıkan lahn/eğri söz, onları eleverir.

"Biz dileseydik onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları sözün eğriliğinden tanırsın. Allah işlediklerinizi bilir." (47/Muhammed, 30)

Karşısındaki insanı aldattığını zanneder, fakat sadece kendisini aldatır. Bilgi ve tecrübe ile yoğrulmuş bir menhec ile hareket eden ve Allah'ın basiret verdiği bir cemaat yönetimini Allah dilemedikçe kandırması da olanaksızdır. Ya sözlerinden, ya amellerinden Allah bir şekilde onları deşifre eder.

İslami Hizmette Görev Ayrımı Yoktur!

Bir camianın içerisinde herkesin aynı işi yapması mümkün olmayan bir şeydir. Her birey kendi meziyetine göre yönetim tarafından kanalize edilir ve o kulvarda davaya hizmet eder. Kimisi davetçidir, kimisi hocadır, kimisi yöneticidir, kimisi eğitmen, kimisi hizmetkârdır... Bunu uzatabiliriz. Fakat görevler arasında hiçbir fark yoktur. Dava kutsal ise, davaya taalluk eden her şey kutsaldır! Yeter ki, görevlere bakarken bunun davaya taalluk ettiği, ecir yönünden çok olduğu bilinci, zihinlerimizdeki yerinden ayrılmasın.

Cemaat bireylerinin en çok gaflete düştüğü hususlardan biri de görevler arasında fark gözetmektir. Kişi hoş gördüğü bir alanda görev almak, orada hizmet etmek istediğinde ve yönetimin kendisine başka bir alanda görev verdiği zamanlarda cemaat bireyinin önünde tek bir yol vardır ki o da; cemaatin kararına gönülden itaat etmesidir. İşin içerisinde gönülsüz itaat olduğunda o işten alınacak semere de kof olacak, onu savsaklamaya başlayacaktır. Fakat gönülden olduğunda ise, onu ihsan üzere yapmaya gayret edecektir.

Bireyi bu noktada yanlışa düşüren husus, görevler arasında fark gözetmektir. Usame b. Zeyd radıyallahu anh gibi komutan olmak ile mescidin temizliğini yapan kadın arasında davaya hizmet yönünden hiçbir fark yoktur. Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem, mescidin temizliğini yapan kadının vefatı sonrasında onun cenaze namazını kılması, bunun açık göstergesidir.

Bahaneciliğin Mayası Aidiyetsizliktir!

Bunun daha temel sorunu ise İslami davaya aidiyetin olmamasıdır. Davaya kendisini adamayan, aidiyet göstermeyen kimsenin yapacağı her iş, kendi çıkar ve maslahat süzgecinden olacaktır. Kendisine taalluk eden hususlar çıkarlarına uyuyorsa çok hassas ve titiz bir şekilde yapacaktır. Tam zıddı olduğunda ise 'bitse de gitsek' siyakıyla iş yapacaktır.

Buna şöyle örnek verebiliriz: Kişi, kendi ailesinin yanına gittiğinde her ihtiyacını karşılamak zorundadır. Çok basit gördüğü küçük ev tadilatlarını dahi yapmak zorundadır. Çünkü tümü kendisine aittir. Çocuğu hastalandığında tüm plan ve randevularını iptal eder, öncelikleri tamamen değişir. 'Bana ne!' deme gibi bir lüksü de söz konusu değildir. Evin bir yanı tutuşsa, evin öte tarafında 'ense' yapamaz.

Fakat İslami davaya taalluk eden işlere gelince aynı hassasiyet gösterilmiyorsa ortada bir aidiyet sorunu var demektir. Evin bir yanı tutuştuğunda koşan birey, İslami davaya yapılan bir saldırıya veya davanın bir ihtiyacı için, yanan bir evin içindeki kişinin ruh hâli içerisinde değilse davaya aidiyetini tekrar gözden geçirmelidir.

Cemaat bireyleri, kendisini bunun üzerinden muhasebe etmelidir. Kişi davayı ailesi gibi görmüyorsa, bahaneciliğin tohumlarını kendi kalbine ekmiş demektir.

Allah subhanehu ve teâlâ bizleri davasına sadık, davasını ailesine takdim eden, bu yolun sadık yolcularından eylesin.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' duamız ile...

 

Bu Sayfayı Paylaş :