Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Münafıkların Özellikleri: Korkaktırlar! Özcan YILDIRIM

2015-09-15

Korku, istenilmeyen bir şeyin başa gelmesi veya sevilen bir şeyin yitirilme endişesiyle ortaya çıkar. Korku, insanın fıtratında olan bir duygu olup, fıtrata yerleştirilen her duygu gibi hayra yönlendirilmezse sahibini zemmeden bir duygu hâline getirir.

Bahse konu olan ise münafıkların korkak olmaları, sürekli bir korku hâlinde yaşamalarıdır. Kendi içlerinde gizledikleri ve zahirlerine zıt olan duygularının açığa çıkması hâlinde tüm kurguladıkları ifşa olacağından bu ruh hâli içerisinde bulunmaktadırlar.

Kuran ve Sünnet onların bu korkaklıklarına şahitlik etmiştir. Başlarına bir şey gelmesinden, değer verdikleri şeylerin kaybedilmesinden dolayı daima korku hâli içerisindedirler. Bu yer yer can, mal, makam ve toplum nezdindeki saygınlık olarak ortaya çıkabilmektedir.

Kur'an'da Münafıkların Korkaklıkları

"İman etmiş olanlar: Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı! derler. Fakat hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur!" (47/Muhammed, 20)

"
" Fakat hükmü açık bir sure indirilince" Açıklamaya muhtaç olmayan apaçık ve hüküm getiren bir sure inince ve "Onda savaştan söz edilince" yani savaş emredilince ya da savaşa katılmayanların hükmü açıklanınca ya da savaş ile ilgili olan konulardan biri açıklanınca, bir de bakıyoruz ki "kalplerinde hastalık bulunanlar" -ki kalplerin hasta olma niteliği münafıkların niteliklerinden birisidir- kendi kontrollerini elden kaçırmışlar, arkasına gizlendikleri gösteriş maskesi yüzlerinden düşmüş, korkuları ve bu emir karşısında ruhlarının zayıflığı ortaya çıkmış, erkekliklerini rezil eden bir duruma düşmüşlerdir. Benzersiz Kur'an ifadesi bu ruhsal durumlarını eşsiz bir şekilde gözler önüne serercesine canlandırmaktadır.

"Kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün." Bu öyle bir ifadedir ki bunun benzerini söylemek mümkün değildir. Korkuyu dehşet derecesine vardıran, zayıflığı titreme derecesine, güçsüzlüğü bayılma derecesine vardıran bu ifadenin, bir başka söz kalıbı ile ifadesi mümkün değildir. Bundan sonra ilahi ifade, insanın hayalini meşgul eden hareketlerle ve çağrışımlarla eşsiz bir durum almaktadır. Bu ifade, imana yapışmayan bozulmamış fıtrata ve tehlike karşısında kendisi ile süslendiği utanmaya yapışmayan her çığırtkan nefsin somut tablosudur. İşte hastalığın ve münafıklığın karakteri budur…" ( Fi Zilali' l Kurân, Seyyid Kutub)


"(O münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar (kılıçlarınızdan) korkan bir toplumdur. Eğer sığınacak bir yer yahut (barınabilecek) mağaralar veya (sokulabilecek) bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi." (9/Tevbe, 56-57)

"Yemin etmelerinin sebebi, 'korkak bir topluluk' olduklarıdır. Yani başlarına gelecek musibetlerden korkarlar. Kalplerinde gerçek durumlarını açıklamayı sağlayacak cesaret yoktur. Onlar durumlarını açıkladıkları takdirde sizden korkarlar, sizin onlardan uzaklaşmanızdan, bunun sonucunda da düşmanların dört bir yandan gelip onları yakalamasından ve öldürmesinden korkarlar. Yürekli/cesur kişi gerçek hâlini -iyi ya da kötü- olduğu gibi açıklar. Fakat münafıklar, korkaklık elbisesine bürünmüş ve yalanla bezenmişlerdir." ( Teysiru'l Kerimi'r Rahman, Abdurrahman Es-Sa'dî)

Bu iki ayet münafıkların korkaklıklarından bahsetmektedir. Saklanacak bir sığınak aramaları da kendi korkaklıkları ve müslümanların yanında kendilerini ele verecek alametleri açığa çıkmasın diyedir.


"Kalblerinde hastalık olanların; bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz, diyerek onlara koşuştuklarını görürsün. Olur ki, Allah, fetih verir veya katından bir emir getirir de onlar, içlerinde gizlediklerinden dolayı pişman olurlar." (5/Maide, 52)

"Size karşı cimridirler. Korku geldiği zaman, görürsün ki onlar üstüne ölüm baygınlığı çökmüş gibi gözleri dönerek sana bakarlar. Korku gidince de iyiliğinizi çekemeyerek, sivri dilleriyle sizi incitirler. İşte onlar inanmamışlardır. Bunun için de Allah yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır." (33/Ahzab, 19)


'Korku geldiği zaman, görürsün ki onlar ölüm baygınlığı ile gözleri dönerek sana bakarlar. "Ölümün korku ve dehşetinden gözleri dönmüş şu korkaklar da savaşta aynı şekilde korku ve dehşete düşmüşlerdir. "Korku gidince de iyiliğinizi çekemeyerek sivri dilleri ile sizi incitirler." Emniyet mevcut olunca fasih, yüce ve beliğ ifâdelerle konuşurlar. Kendileri için üstün mevkiler, kahramanlıklar, övünülecek özellikler taslarlar. Halbuki bütün bu söylediklerinde yalancıdırlar. İbn Abbas der ki: Âyette geçen selekûkum/incitirler kelimesi sizi karşılarlar anlamına gelir. Katâde der ki: Ganimet olduğu zaman onlar topluluğun en cimrisidirler ve paylaşmada en kötü örnektirler. Sürekli, bize verin, bize verin, derler. Biz de sizinle beraber bulunduk, derler. Sıkıntılı anda ise onlar topluluğun en korkağı ve hakka karşı en aşağılık durumda olanlarıdır. Buna rağmen onlar hayra karşı çok cimridirler. Yani onlarda hayır diye bir şey yoktur. Onlar korkaklığı, yalanı ve hayırsızlığı kendilerinde toplamışlardır…

Şâirin sözü onlara ne kadar uygun gelir:

'Barış olunca katı ve ağır bir merkep gibidirler,

Savaş olunca da âdeti tutmuş kadınlara benzerler.'

İşte bunun için Allahu Teâlâ, onlar hakkında "İşte onlar inanmamışlardır bunun için de Allah yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için çok kolaydır." buyuruyor. Böyle yapmak Allah için gayet basit ve kolaydır. ( İbni Kesir)

Korkuya İten Sebepler

Burada korkudan kastımız Allah korkusu veya kişinin kendi yetişme ortamından kaynaklı olarak benliğine yerleşmiş korku değildir. Kastımız, münafıkların veya kalbi hasta olan kimselerin dünyaya dair korkularıdır.

Nifak hareketinin çıkış zamanına bakıldığında bütün savaşlarda ve toplumsal olaylarda korkularından çok farklı bir portre çizmişler, söylem ve eylemleri bir anda renk değiştirmiştir. Bunun bir çok sebebi olsa da bunlara bir kaç yönden temas etmek yerinde olacaktır.

Baskın Bir Gücün Olması

Derk-i esfel ehlinin içlerinde beslediklerini dışa vurmama çabaları, karşılarında baskın bir anlayış ve inanç olduğundan dolayıdır. Medine'de münafıkların otoriteye karşı çıkamamasının sebebi de, otoritenin baskın olması ve bu konuda hiç kimsenin otoriteden rahatsız olmayışındandır.

Müslümanlar Medine'ye ilk geldiğinde Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem devletin inşasını yeni yeni atarken, tek tük de olsa otoriteye karşı çıkma olabiliyordu.

Hicret sırasında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Kuba'da konaklamış, Amr b. Avf oğulları münafıkları geceleri Rasûlullah'ın kaldığı evi taşlamışlardı. Kubalılar ısrarla kal demelerine rağmen Peygamber; 'Himaye ve komşuluk bu mu?' diyerek oradan ayrılmıştı.

Başka bir olay da şöyle gerçekleşmişti: Rasû-lullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine'ye girerken yolun sağ tarafını tutup Hublâoğulları evinin yanına geldiğinde Abdullah b. Ubeyy b. Selul köşkünün önünde gururlu bir şekilde oturuyordu. Yanında da bir topluluk bulunuyordu. İbni Ubeyy, Peygamber'in sallallahu aleyhi ve sellem kendisine doğru geleceğini zannederek 'Git; sen, seni davet etmiş olanlara in.' diye muhalefet etmeye cüret etmişti. ( Hz. Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri, Ahmet Sezikli)

Bu durum ilk zamanlarda cereyan etse de münafıklar sonraki zamanlarda değil bu tip hareketlere, muhalif bir söz söylemeye cesaret edememişlerdir. Sebebi de kendi pozisyonlarının ayyuka çıkmasından korktuklarından dolayıdır.

Nifak hareketinin çıkış noktasının en temel yerlerinden bir tanesi burasıdır. Baskın ve yaygın olan herhangi bir güç, fikir, söylem ve eylemin varlığı nifak tohumlarının ekilmesine müsait olan bir zemindir. Kişi burada kendi nefsinin otokontrolünü iyi yapmalı, söylem ve eylemleri baskıdan kaynaklanan ve için dışa muhalefetini gerektiren bir mesele olup olmadığına dikkat etmelidir.

Bir yerde bir yapı baskın olduğunda, orada bulunanlar da kendilerini onlar gibi göstermeye çalışırlar. Kendi karakteri ve söylemleri daha yerleşmemiş insanlarda bu çokça görülmektedir.

İslami bir cemaat/yapı bir bölgede veya kişinin kendi çevresinde baskın ise bunun olması muhtemeldir. Çünkü kişi hak bildiği hususu dahi karşı tarafa bu korku ile aktaramayacaktır. Bu korku da onu iki yüzlülüğe, ameli nifaka itecektir.

Bunun anlaşılabilmesi için bir örnek vermek yerinde olacaktır:

Bir cemaat bünyesinde yer alan fert, göreceli yönden görmüş olduğu yanlışı, yanlış anlaşılma duygusu ile karşı tarafa iletmez. Bunun sebebi de korkudur. Herkes aynısını yapsa da yanlış anlaşılma ya da kaybedeceği bazı değerlerden dolayı buna sükut eder. Fakat zamanla bu kişide iç acısı olmaya başlar. Bu, birinci dereceden insanın iki yüzlü olmasını beraberinde getirecektir. Çünkü, göreceli olan, ictihada taalluk eden, sabit şer'i naslarla çelişmeyen ve sadece kişinin bakış açısına göre yanlış olan bir hususa tabi olmayı kendisi peşinen kabul etmiştir. Yani başka bir deyimle göreceli doğru ve yanlışlarda bir cemaate tabi olmuştur. Fakat ya makam korkusundan, ya çevrenin tepkisinden kısacası dünyasından korktuğu için iki yüzlü davranmaya başlamıştır.

Bunun en net örneklerini birçok kardeşimiz müşahade etmiştir, etmektedir. Bir kişi cemaatin içerisinde iken hararetle savunduğu, kürsüler parçaladığı, ortamlarda tasdik ettiği bir öğretinin, cemaat ile ilişkisi bitince 180 derece dışına çıkabilmektedir. Dün savunduğu menhec ile ilgili bir mesele, onun yanında artık açık eleştiri hâline gelebilmekte hatta bununla da kalmayıp ahlak dışı söylemlerle dün beraber olduğu insanların hürmetini çiğneyebilmektedir.

Bu nasıl bir iki yüzlülüktür ki, saf değiştirildiğinde doğrular yanlışa, yanlışlar doğruya dönüşebilmektedir. Madem yanlış, madem hata, bunu dün söylemesi gerekmez miydi? Böyle bir kimse, kendi iç dünyasında yanlış saydığı ve besleyip büyüttüğü duyguları ne kadar süre beklettiyse o süre zarfında iki yüzlülük yapmıştır.

İki yüzlülüklerinin ikinci ayağı ise, kendisinin önceki söylemlerini çok iyi bilen emir sahipleri ile yüz yüze gelmekten kaçmalarıdır. Bunların propaganda yapacağı, konuşacağı kimseler kendisinin söylem ve eylemlerinden bihaber olan kimselerdir. Yapıdan ayrılsalar dahi emir sahiplerine söylemeye cesaretleri asla yoktur. Çünkü korku onları iki yüzlü yaptığı gibi, bu iki yüzlülükleri dışarıda da devam etmesini beraberinde getirmiştir.

Bu tip kimselerin aynı noktada durmadığı da başka bir gerçektir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem münafığın alametlerinden bahsederken 'düşmanlık yaptığında haddi aşar' buyurmaktadır. Dün beraber kenetlendiği, kendisine İslam'dan ziyade insanlığı öğreten yapısına karşı haddi aşarak, İslam ahlakını bir tarafa atarak adaletsizce eleştirmesi de bunun vakıadaki bir yansımasıdır. Müşrik bir kimseye dahi adaletli olmayı emreden vahyi arkasına atacak kadar haddi aşabilmektedirler. Allah bizleri bu iki yüzlülerden muhafaza etsin.

Baskın bir gücün kişiyi nifaka itmesi meselesi sadece iç yapılanma ilgili değil, çevresel bir baskı ile de olabilir. Yoğun İslami faaliyet sahasında bulunan herhangi bir müslüman veya herhangi bir cemaat, yaygın bir fikrin, anlayışın veya akidenin içerisinde kendisini bulur. Dolayısıyla çevreden kaynaklı bir anlayışa, hatta akideye sahip olabilmektedir. Bu, kişinin kalben mutmain olması ile bir araya geliyorsa herhangi bir problem teşkil etmez. Fakat kişi başka bir itikad taşıdığı hâlde bir topluluğun içerisinde, onlara ait söylemler taşıyorsa, bu kimse de nifakın galiz bir hâli bulunmaktadır. Ortam değiştirdiklerinde bir anda onlarla aynı söyleme kapılan nice insan var. Dün sapıklık, bidat hatta küfür dediği bir inanca 'ihtilaflı' diyebilmiştir. Bu kimseler aslında bir itikada sahip değil, sadece fikir sahibidir. Yarın hangi söylemin tesiri altında kalıp, hangi dini din edineceği de meçhuldür.

Sözün özü, baskın bir gücün olması, kalbî bir maraz oluşturup kişinin nifak ehli olmasına sebebiyet verecektir.

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun" duamız ile…

 

Bu Sayfayı Paylaş :