Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Münafıkların Özellikleri: Sözlerinden Dönerler Özcan YILDIRIM

2015-05-04

 

Allah'a hamd, Rasûlüne salât ve selam olsun...

Kur'an ve Sünnet'te münafıkların özelliklerinden biri de sözlerinden dönmeleridir. Başka bir deyişle de ahdini bozmasıdır. Kişinin ahdini bozması demek, ister Allah'a karşı olsun, ister insanlara karşı olsun verdiği söze aykırı davranması, vefa göstermemesidir. Verilen sözü tutmak, şeriat tarafından emredilirken; sözden caymak, sözü bozmak, ahde vefasızlık ise münafıkların özelliklerinden sayılmıştır.

Münafıkların özelliklerinden olan sözden cayma, insan fıtratında dahi nefret arttıran sû-i ahlak cinsindendir. Hayatta herhangi bir kimse ile arkadaşlık, dostluk veya yakın bir ilişki kurulduğunda, en ağır olan husus, kişinin sözünden dönmesi, ahde vefa göstermemesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Allah'ın subhanehu ve teâlâ fıtratlara yerleştirdiği bu husus, toplumdaki güven dengesini sağlamaktadır. Dolayısıyla her ahdini bozan kişi, sözünden dönen kimse, toplumun kendisine beslediği güven duygusunu da zedeleyecektir.

Buna Musa aleyhisselam kavminden bir örnek verebiliriz. Musa, kendi kavminden söz almıştı ve kavmi bu sözü tutmayınca onlara oldukça kızmıştı. Çünkü verilen bu söz, onunla kavmi arasındaki güven ilişkisinden kaynaklanmaktaydı.

"Musa kavmine kızgın ve üzgün olarak döndü ve: 'Ey kavmim; Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti aradan, yoksa Rabbinizin gazabına uğramak istediniz de mi bana verdiğiniz sözden caydınız?' dedi." (20/Taha, 86)

Allah Rasûlü de sallallahu aleyhi ve sellem en açık şekilde münafıkların bu özelliğine dikkat çekmiş ve bunu da alamet-i farika olarak saymıştır.

"Münafığın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, ona bir emanet verilirse hainlik eder." (Muttefekun Aleyh)

Başka bir rivayette ise şöyle geçer:

"Dört şey kimde bulunursa münafık olur, kimde onlardan bir haslet (huy) olursa onda onu terk edinceye kadar münafıklıktan bir haslet vardır; Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünden döner, düşmanlık ederse haddi aşar, sözleşirse sözleşmeye ihanet eder." (Muttefekun Aleyh)

Müslim'in bir rivayetinde: "Namaz kılsa da, kendini Müslüman zannetse de" ibaresi de geçmektedir.

' 'Söz verdiğinde sözünde durmaz' demek, gelecekte iyilik adına bir söz verdiğinde vefa göstermez demektir.' (Avnu'l Mabud, 12/289.)

'Hadiste zikredilen üç alametle yetinilmesinin nedeni, bu üçünün geri kalanlara işaret ediyor olmasıdır. Çünkü dinle ilgili hususlar üç unsurda toplanır: Söz, fiil ve niyet. Yalan söyleme ifadesi ile sözün bozukluğuna, sözde durmamak ifadesi ile niyetin bozukluğuna -çünkü söz verildiği sırada sözde durmama kastı yoksa bunun bir zararı olmaz, ancak kişi sözde durmamayı kast etmiş, sonra bir engel çıkmış veya karar değiştirmiş ise bu durumda kişide nifakın sureti bulunmamış olur- işaret edilmiştir. Bu anlamda şu hadis rivayet edilmiştir: 'Kişi verdiği sözü yerine getirme niyeti ile kardeşine söz verir de yerine getirmezse günaha girmiş olmaz. Hadiste bahsedilen sözden/vaadden kasıt, hayır vaadidir. Kötü vaadin (tehdidin) ise yerine getirilmemesi müstehaptır.' " (Fethu'l Bâri)

İmam Nevevi rahimehullah şöyle demiştir: 'Muhakkik âlimler, hadisin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Bu özellikler nifak özellikleridir. Bu özelliği taşıyan kişi de bu özellikler bakımından münafığa benzemekte, onların ahlakını taşımaktadır.'

Ayrıca hadiste kast edilenin itikadi değil, amelî nifak olduğu da açıktır.

Münafıkların Temel Kimyası: Sözünden Dönmek!

Bu güruhun kimyasında istikrarsızlık, dikiş tutturamamak ve bir ahit üzerinde sabit kalamamak vardır. Ortamın rengine göre hareket edip, mangalda kül bırakmazlar. Rahat zamanlarda verdikleri sözlerin altından, yeri geldiğinde kalkma gayreti dahi göstermezler. Bu davayı rüzgârsız, yelsiz, müreffeh bir çalışma olarak addettikleri için en küçük bir yelde bir başka vadide oyun oynamaya başlarlar. Ahdi bozma gerekçeleri de fışkıran bir pınar misali tükenmek bilmez. Onların lehinde çuval dolusu sebep bulunurken, sizin lehinizde ise miskal-i zerre bulunamaz, bulunmamalıdır.

Bolluk gününde, ortamın etkisiyle söz verenler, günü geldiğinde nefsin aleyhinde işler cereyan etmeye başladığı zaman bir anda piyasadan silinmeye başlarlar. Bu vb. cümleleri uzatabiliriz. Fakat şurası bir hakikattir ki, bu tip karakterde olan bir bireyle İslami davayı gütmeniz, bu yolda beraber yolculuk etmeniz çok zordur. Bugün olmazsa, yarın sizi yarı yolda satacaklardır.

Münafıkların hamuru olan bu karakter, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da tüm türleri ile sergilenmiştir. Yıllardır bu serginin önünden geçip duran bizlerin bunu vakıa gözlüğü ile bir daha müşahede etmemiz gerekmektedir.

Onların daima iş kızıştığında geri kaçmaları, sözlerini bozmaları, Medine İslam Devleti'nin kararlarını içlerine sindiremeyip farklı hâllere bürünmeleri, bunun örnekleridir. Peygamberin sallallahu aleyhi ve sellem siyeri, onların bu yöndeki yamuklukları ile doludur ki ileride bunları analiz etmeye çalışacağız inşallah.

Fakat biz burada ayetler ve hadisler bağlamında bu meselenin günümüzdeki İslami hareketlere, yapılara ve cemaatlere ne gibi bir ders çıkması gerekir ona değineceğiz.

Münafıklar, önce boş sözlerle, çuval dolusu laflarla piyasada yer edinirler. Fakat iş, kendi şahsi menfaatleri ile çatıştığında ortadan kaybolurlar. Allah subhanehu ve teâlâ onların verdikleri sözleri ve ardından nasıl sıvışıp gittiklerini şu ayetlerde bahsetmektedir:

"Onlardan kimi de: 'Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız' diye Allah'a and söz verdi. Fakat Allah lütfundan onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allah'ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler. Nihayet, Allah'a verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalbine nifak (ikiyüzlülük) soktu." (9/Tevbe, 75-77)

"Kendilerine: 'Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin' denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da: 'Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?' dediler. Onlara de ki: 'Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.' " (4/Nisa, 77)

"İman etmiş olanlar: 'Keşke cihad hakkında bir sure indirilmiş olsaydı! derler. Ama hükmü açık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur!" (47/Muhammed, 20)

Bu ayetler, verdikleri sözlerden sonra dönmelerini açık şekilde dışa vurmuştur. Aslında burası İslami cemaatler için tehlikeli değildir. Bilakis asıl tehlike çanları, aşağıdaki ayette anlatılan tipteki insanların cemaatin içerisinde tıpkı bedene yerleşip de fark edilemeyen bir kanser misali yer etmeleriyle çalmaya başlar.

"(Sana:) 'İtaat ettik/Baş üstüne' derler. Yanından ayrılınca da onlardan bir bölümü söylediklerinin tersini yaparak gecelerler. Allah, onların nasıl gecelediğini kaydediyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah'a dayan. Vekil olarak Allah yeter." (4/Nisa, 81)

Evet, meselenin künhü olan ayet de bu olsa gerek. Burada münafıkların portresi ve tehlikeli iç hesaplaşmaları deşifre edilmiştir. İçten kurguladıkları bir doğruları olmasına rağmen, görünürde kafa sallayıp, 'tamam, baş üstüne' demişlerdir. Bu durumun birinci adımı, -önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere- cemaat ferdinin, cemaat yönetiminin kararları ile karşı karşıya geleceği, kendisine has birtakım doğrular edinmesidir. Doğrularından bir türlü vazgeçemeyen, kendi doğrusunda cemaat yönetimine karşı içten pazarlıklı olan kimseler, kendi doğruları ile cemaat arasında dilediklerinde açıp, dilediklerinde tekrar kapattıkları nifak köprüleri inşa etmişlerdir. Bununla beraber inşa ettikleri bu köprüyü, menfaatleri doğrultusunda aç-kapa yapma yeteneğine de sahiptirler.

İçi ve dışı bir olmayan, cemaat yönetimi karşısında iki büklüm olup, kendi iç âlemine dönüp gecelediğinde bunun nefsani sağlamasını yapan kimselerin bu davaya katacağı sadece tefrika ve nifaktır. Allah da bu ayette bu karakteri kendisinde kökleştiren kimselerden yüz çevirilmesini emretmektedir.

Peki bunun sebebi nedir? Cemaat fertleri, bir cemaat ile beraber hareket ederken nelere dikkat etmelidir? Bu problemle yüz yüze kalmamak için itaatlerini nelerle güzelleştirmelidir?

Bir İç Huzuru: Gönülden İtaat!

"Ey iman edenler; Allah'a, Rasûlü'ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin." (4/Nisa, 59)

İslami bir yapı içerisinde hareket edenler için, bu ayeti düstur edinmek kaçınılmazdır. Zaten toplu işlerin düzenli ve verimli olabilmesi için de bu şarttır. Fakat burada önemli olan husus, birey buna kerhen mi yoksa gönülden mi itaat etmektedir?

Şurası bir gerçektir ki, cemaat yönetimi bireylere bir konu hakkında emrettiği vakit, iki tip insan ortaya çıkmaktadır.

Birincisi: Verilen emrin doğru, isabetli olduğuna gönülden kanaat getirip, itaat eden kimse.

İkincisi: Verilen emrin yanlış olduğunu, aslında başka türlü yapılırsa daha iyi olacağına kanaat edip, yine de 'itaat'in dışına çıkmamayı isteyen kimse.( İtaat etmeyeni anlatmaya gerek yoktur. Çünkü o zaten ayetin ve tehdit edici hadislerin muhatabıdır.)

Burada birinci profildeki kişi, bir yapı için yol arkadaşı, sadık insandır. Onunla her türlü badireyi atlatmak için planlar yapabilirsiniz. Bu kimse, her zorlukta, insanların yüz çevirdiği, ihanet ettiği zamanlarda ve şüphe, şehvet, menfaat ve nifak dalgaları devasa boyutta bir yapıya hücum ettiğinde bineceğiniz en sağlam gemi gibidir. Yapı sarsıldığında dahi onun ile kuvvet kazanacaktır. Çünkü bu kimse kendi doğrularını İslam'ın maslahatı için geri dönüşümü olmayan bir çöplüğe terk etmiştir. Çünkü doğruları, rüzgârda pis kokusunu salıveren şahsi çıkarlar bütünüdür. Doğrusunu yapıya teslim edişi, onun güven duygusunu benliğine yerleştirdiğinden ötürüdür. Allah'ın bizleri bu zümreden kılmasını dileriz...

Fakat ikincisine gelince; o, bir yapı için yıllarca yaşayıp da üzerine bastığında patlayan bir mayın gibidir. Kendi şahsi doğruları ve çıkarlarının ne zaman patlak verip, zarar vereceği kestirilemez. Çıkar dengesi alt üst olduğunda yapıyı satacağı gibi, yapının üzerindeki emeklerine karşı nankör fıtratını devasa boyutta sahneye çıkarmaya başlar. Onun için bunca emeğin karşılığı olan vefa, sadece İstanbul'daki bir semtin adı olmaktan öteye geçmez. Allah bizleri bu zümreden uzak tutmasını dileriz...

İkinci tip kimseyi, gönülden itaat etmemeye sevk eden unsurlardan birkaç tanesini zikretmek, yerinde olacaktır.

Gönülden İtaatsizliğin Sebepleri

1. Verilen İşin Doğru Olmadığına İnanmak

Bir kimsenin kendisine has doğruları olabilir. Bunda herhangi bir beis yoktur. Bizim, 'cemaat bireylerinin doğrusunun olmaması gerekir' sözümüzden kastımız, cemaat yönetiminin İslam'ın ve bireylerin tümünün maslahatı için ortaya koymuş olduğu bilgi ve tecrübe süzgecinden geçen bir kararın karşısında olan doğrulardır. Kişi bunu bir öneri olarak sunabilir, fakat bunu güven duyduğu bir yönetim karşısında tabu hâline getirmemelidir. Çünkü yeniden ifade etmek gerekir ki, Allah'ın bize 'emire itaat edin' diye buyurduğu husus, kişiden kişiye değişen göreceli doğrulardadır.

Bunu bir türlü içinden atamayan birey, yönetimin kendisine emrettiği hususu içine sindiremeyecek, onlara karşı güven duygusunu zedeleyecek ve son geldiği nokta ise, onları yanlış yapmakla niteleyecektir.

Bunun sonucunda da kişi yanlış yaptığına inandığı insanlarla ya beraber hareket etmeme kararı alacaktır ya da beraber olmaya devam edecek, fakat bunu içerisinde mayın gibi barındıracaktır. Kişi hem yanlış olduğuna inanıp, hem de onlarla beraber olmaya devam etmesi de ayrı bir kalp hastalığıdır. Bir işin doğru olduğuna inanmayan kimse, o işi yapsa da ihsan üzere yapmayacaktır.

Buna bir örnek verelim; Cemaat, bir kişinin mescid hizmetinde bulunmasına ve orada su dağıtmasına veya temizlik yapmasına dair bir görev vermiş olsun. Söz konusu birey, bunun doğru olduğuna inanır ve gönülden itaat ederse, o işi kendi işi gibi benimser ve dört dörtlük ihsan üzere yapar. Hatta o işi en iyi şekilde yapabilmek için her gün o görevin yerine getirilmesi ile ilgili planlar yapar ve 'daha iyi nasıl yapabilirim' diye düşünür. Fakat verilen görevin yanlış olduğunu düşünen ve içinde sıkıntı duyan kimse ise, bunu savuşturmanın, bir an önce bitirmenin ve kaytarmanın yollarını arar. İşini de ihsan üzere yapamaz.

Bu örnek, tüm İslami çalışmaya şamildir. Diğer tüm çalışmaları buna kıyas edecek olursak şunu diyebiliriz ki; gönülden itaat etmeyen birey, İslami bir yapının gözlerini arkada bırakacağı bir kimsedir. Çünkü cemaatin işlerini nasıl geçiştirip, nasıl ketmedeceği kestirilemez. Bu sebeple, bireylerin bu yönde kendilerini otokontrole tabi tutması gerektiği gibi, İslami yapıların da işlerinin düzenli ve verimli olmasını istiyorlarsa, bireylerini bu yönde eğitmeleri gereklidir.

2. Cemaate Tek Bir Siyaset/Yöntem Üzere İtaat Etmek

Her cemaatin söz konusu vakıaya göre belirlediği bir siyaseti/yöntemi vardır. Bazısı, davet ve hizmet alanındaki faaliyetlerini açıktan yapar, kimisi gizli tutar. Bazısı, daveti kitlesel platforma taşımaz, sadece ilmî araştırmalar ve ilmî neşriyatlar düzeyinde yöntem belirler. Bazılarında katı yapılanma söz konusu iken, bazısı da genele açık bir yapılanma için biraz daha şeffaf bir yapılanmayı tercih eder. Bunları uzatmamız pekâlâ mümkündür. Fakat şurası bir gerçektir ki, her bir İslami yapının(Cemaatlerine şirk ve şirke giden yolları bulaştıranları kast etmiyoruz. Kastımız: Müslüman olan, Kur'an ve Sünnet'i selefin fehmi ile anlayan ve ilkelerine şirki bulaştırmayanlardır.) yöntemini belirlediği Kur'an ve Sünnet'ten bir yönü vardır. Kaynağını buradan alarak ilkelerini ve yöntemini belirlerler. Fakat vakıanın ve şartların değişmesiyle siyaset ve yaklaşımları da değişebilmektedir. Fakat bu, asla Kur'an ve Sünnet'e muhalif hareket etmek değildir. Burası yanlış anlaşılmamalıdır. Buradan kasıt, meşru yöntemlerin değişebileceğidir.

İşte bu yöntemlerden sadece bir tanesi üzere itaat eden ve cemaatin sadece bu yöntemden ibaret olduğunu düşünen kimse, cemaatin olaylara ve kişilere yaklaşırken farklı bir yöntem sergilemesi hâlinde, gönülden itaat etmeyecektir. Çünkü o, bir tek siyaset üzere cemaat içerisinde yetişmiş ve cemaatin sadece böyle olması gerektiğine inanmıştır.

Örneğin, cemaat yönetimi katı ve tavizsiz bir yapılanma üzeredir. Fakat şartların değişmesi, davetin kitleselleşmesi ve kişilerin yapı içerisindeki faaliyetinin kaçınılmaz olması gibi durumların olması ile cemaat yönetimi katı ve tavizsiz politikasını değiştirdi. Bu durumda tavizsiz ilkeleri kendisine düstur edinip, başka yöntem olamayacağını savunan kimse burada gönülden itaat edemeyecek ve bir üst maddede anlatılan sonuçlardan bir tanesi ile yüz yüze kalacaktır.

Ya da cemaat önceden çok aktif, sosyal ve açık daveti kendisine ilke edinen bir cemaat iken, daha sonraları şartların değişmesi ile gizlilik ilkelerini daha sıkılaştıran ve kabuğuna çekilen bir cemaat hâlini aldığında da aynı durum söz konusu olacaktır. Tek bir yöntemi kendisine tabulaştıran kimse burada da gönülden itaat edemeyecektir.

Bu sebeplerden dolayı, herhangi bir yapıdaki fertlerin tek bir yöntemi ve siyaseti kendilerine tabulaştırmaması gerekmektedir. Yöntemler, vakıadaki şartlara göre değişebilir. Ayrıca yöntemler fertlerin karakterlerine göre şekillenmez. Fertler yöntemlere göre şekil almalı, o yönteme ayak uydurmalıdırlar. Aksi halde verilen sözler yenmeye, ahitler bozulmaya başlayacaktır.

Kişinin istedikleri yerine geldiğinde can-ı gönülden itaat etmesi, istedikleri olmadığı zaman -ayette belirtildiği gibi- içinde başka sözler ile gecelemesi ve sonucunda da ahde vefa göstermemesi; Allah'ın onlarla kıyamet günü konuşmaması, onları temize çıkarmaması ve azap etmesi akıbeti ile karşılaşması olacaktır.

Ebu Hureyre radıyallahu anh, Peygamberin sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etti:

"Üç sınıf vardır ki, kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz, o ve onlar için acı verici azap vardır. Bunlardan bir tanesi yalnızca dünyalık için imama biat eden adamdır. Eğer (imam) isteğini verirse ona vefa eder, yoksa vefa etmez." (Buhari, Müslim)

Gönülden İtaatsizliğin Zararları

Şunu bilmek gerekir ki emire itaatin iki boyutu vardır: Maddi ve manevi boyut...

Maddi olarak kişi yaptığı işte, her zaman yük taşıyana benzer. Belli bir yerden sonra beli kırılacak, yorucu işler onu bitap düşürecektir. Çünkü sürekli koşturan ve yorulandır. İlmî çalışmalar, davete yönelik çalışmalar, hizmete dair çalışmalar vs... İslami davayı gütmek, insanın bedenen efor sarf ettiği bir alandır. Bu sebeple maddi olarak insana ekstra bir külfet getirir.

Manevi yön ise, kişinin cemaat yönetimi ile arasındaki sevgi bağıdır. Sevgi olmadığı müddetçe, verilen işler ona hamallıktan başka birşey katmayacaktır. Emir sahibi şer'i hususlara aykırı olmadığı müddetçe ne yapsa kişinin içerisinde bir sıkıntı oluşturmayacaktır. Çünkü sevgi, hangi alanda olursa olsun tüm olumsuzlukları, çirkinlikleri örten bir duygudur. Bu sebeple, cemaat bireyi ile cemaat yönetimi arasındaki bağın, sevgi bağı olmasına dikkat edilmelidir. Aksi halde salt maddi yön düşünülürse ferdin bıkkınlık duyması, işlerden dolayı bitap düşmesi ve işleri gönülsüz bir şekilde yapması kaçınılmazdır. Bu da beraberinde kalplerin ayrılığını getirecektir.

Şair der ki:

'Diyarlardan Leyla'nın diyarına geçiyorum

Bir o duvarı bir bu duvarı öpüyorum

Diyarların sevgisi değildir kalbimi çelen,

Bir zamanlar diyarların içerisinde olanın sevgisidir.'

Hikaye o ki, bir genç bir kızı sevmiş. Sevdiğine ulaşabilmek için her gün koca nehri yüzerek geçermiş. Onu görüp geri dönermiş. Bir gün yine yüzerek karşıya geçmiş sevdiği kızda bir kusur görüp: 'Senin gözünde bir şaşılık mı var?' demiş. Kız da: 'Sakın bugün karşıya geçme' demiş. Tabi delikanlı dinlememiş ve karşıya yeniden geçmek için nehre dalmış ve boğulmuş. Burada gencin iştiyakla gidip koca nehri geçecek kadar gözünde küçülten şey sevgidir. Şaşılığı görüp, sevgisi bittiği anda yüzmeyi dahi becerememiş.

İşte bir yapıya olan sevgi, insanı olumlu yönden tetikleyen bir duygudur. Bu duygu çekilmeye başladığı anda gönülden itaat kaybolacak, artık yapıdaki kusurlar beyni fokurdatmaya başlayacaktır. Bunu, bir bireyin ihsan üzere iş yapamamasındaki sebeplerden bir olarak da sayabiliriz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, gönülden itaat etmeyen birey, yapı içerisinde bulunduğu ve bunu tedavi etmediği müddetçe kendisini nifakın içerisinde bulabilir. Kendisi gönülden itaat etmemeye başladığı zaman da yapının ve yapı içerisinde bulunan fertlerin kusurlarını araştırmaya başlayacaktır.

İşin son hâlinde de kendisinin istediği şey kendisine verilmediği için, basit dünya metaı ve kendi hevası için yapıya verdiği sözünden dönüp, ahdini bozacaktır. Bu sebeple yapı içerisinde bulunan bireylerin manevi yönlerini muhasebe etmesi gerektiği gibi, yapının da içerisinde manevi boyutu taşımayan bireyleri ıslah yoluna gitmesi gerekir. Yoksa bu tipteki insanın nerede bitap düşeceği, sözünden dönüp, davaya sırt döneceği bilinemez.

Allah bizleri emir sahiplerine karşı gönülden itaat eden bireylerden kılsın.

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun" duamız ile...

 

Bu Sayfayı Paylaş :