Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Nifak Hareketi'nin Mengene İçinde Kalışı: Ahzab Savaşı -2 Özcan YILDIRIM

2016-05-16

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun…

Geçen yazımızda Ahzab Savaşı'nın münafıklara bakan yönünü özetle anlatmaya çalıştık. Bu yazımızda ise, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabesinin o zor ve girift zamanda nifak ehli ile yaşadıklarını günümüze yansıtmaya çalışacağız inşaallah.

1. Münafıkların İslam Davasına Güvensiz ve İkircikli Tavırda Olması

Ahzab Savaşı'nda münafıkların temayüz ettiği en önemli vasıfları, İslam davasına karşı güvensiz, ikircikli/mütereddit olmaları ve zihin karmaşası yaşamalarıdır. Ahzab Savaşı'na genel olarak baktığımızda bu çok açık bir şekilde görülecektir. Bir yandan o güne kadar biriken ve gerçekleşmeyen kirli düşünceleri, diğer yandan 'Çok Uluslu Güç'ün ciddi bir hamlede bulunmasından dolayı korkularının ayyuka çıkması onları bir mengene içerisine almıştır. Dolayısıyla davanın yakin ve sabır ile yüklenileceği gerçeği onlardan vareste kaldığı için kalplerindeki güvensizlikleri volkan gibi patlamıştır.

İslami dava, hareket sahasında bireysellikten daha çok cemaatsel çalışmalara muhtaçtır. Sahada bir çok amelin ortaya konulması, ses getirmesi ve etkili olması tamamen bireylerin tek bir vücut gibi hareket etmesinden ileri gelir. İslami bir cemaat yapısı ise, bu yapının taşıyıcı kolonları olan davaya adanmış fertlerin güven içerisinde olmalarıyla oluşur.

Bunu daha da açacak olursak; cemaat içerisinde olan bireylerin cemaat ile arasındaki bağın güven bağı olduğunu söylememiz mümkündür. Şer'i asıllara muhalif olmadığı müddetçe ortaya konulan ve tamamen göreceli doğrulara dayanan hizmet alanındaki işler, kararlar ve eylemler güven esaslı olmalıdır.

İslami sahada bir harekete en çok zarar veren insanlar ikircikli/tereddüt sahibi, güven yoksunu olan, her rüzgarda sarsılan köksüz kimselerdir. Bunların sabit/değişmez ilkeleri olmadığı için her söylenene kulak asan ve bununla beyinleri fokurdayan kimselerdir. Bir yapının içerisinde ilkeleri sürekli değişen, ideallerini kişilere ve olaylara göre kalıba sokan kimseler, harekete en çok zarar veren kimselerdir. Bunun sebebi de beraber olduğu insanlara karşı güven içerisinde olmamalarıdır.

Güven, bir yapının harcı mesabesinde olup, insanları birbirine sımsıkı bağlar. Fertler beraber oldukları yapıya güvendikçe hizmet, içteki sorunlarından çok dışa yönelik adımlarını daha sağlam atabilir. Bunu bilen dış düşmanlar, bilinçli veya bilinçsiz kıblesini kendilerine çeviren ve yapının içerisindeki veya çevresindeki güven sorunu yaşayan dinamiklerini harekete geçirirler. Böylece yönetime tabi olanların güven algıları ile oynamaya başlarlar.

Cemaat, hizmet alanının bir konusunda yanlış yapsa, hezimet yaşasa, başarısız olsa önceden fısıltı ile söyledikleri daha gür çıkmaya başlar. Bununla da yönetimin yanlış yaptığını, aslında kendilerine danışılmasının gerektiği veya kendilerinin daha iyi bildiğini ifade etmektedirler. Bu bilgin(!) güruh bununla kalmayıp tebanın güven algılarını alttan alta oyma peşindedir. Çünkü bilirler ki, güven bir yerde bitmişse onu yeniden inşa etmek zordur.

Ahzab günü iki taifeye şimdi bu gözle bakalım:

"Mü'minler, düşman birliklerini görünce, 'İşte bu, Allah'ın ve Rasûlü'nün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Rasûlü doğru söylemişlerdir' dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır." (33/Ahzab, 22)

"Ve hani münafıklar ve kalblerinde bir hastalık bulunanlar: Allah ve Rasûlü bize sadece boş vaadlerde bulundular, diyorlardı." (33/Ahzab, 12)

Bir taife, her türlü kirli düşünceden, kafa karışıklığından uzak ve her yaşanan hadise ile beraber ilke ve menheclerini perçinleyen kimselerdir.

Diğer taife ise, daha neye inandığını bilmeyen, her söze kulak kabartıp o sözle ilkelerini çiğneyen, her dedikodu ile zihni bulanan kimselerdir. Bundan ötürü de güven sorunu yaşayan insanlardır.

Güven duygusu müminler ile münafıklar arasındaki ayırıcı çizgilerden biridir. Yapı ile fertlerin arasında karşılıklı güvenin olduğu yerde bereket, güvensizliğin olduğu yerde ise nifak vardır. Kur'an-ı Kerim incelendiğinde şu tablo ortaya çıkmaktadır: Müminlerin olaylara karşı olumlu tepkileri, Allah ve Rasûlü'ne duydukları güvenden ileri gelirken, münafıkların olaylara karşı verdikleri olumsuz tepkiler ise, güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Örneğin, Kur'an'da savaş, açlık, bela, musibet anları anlatılırken Allah subhanehu ve teâlâ hemen akabine müminlerin olumlu tepkilerini, bırakıp gitmeyişlerini, fedakarlıklarını, sebatlarını zikrediyor. Bu davranışlarını da Allah ve Rasûlü'ne olan güvenlerine bağlıyor. Aynı olaylarda münafıkların tepkileri anlatılırken hemen akabinde korkup kaçmaları, fitne çıkarmaları vs. zikrediliyor. Çünkü Allah ve Rasûlü'ne güven duymamaktadırlar.

Şuranın altını çizmek gerekir ki, o gün vahyin olması bu tür sorunları çözüme kavuşturuyordu. Peki bugün İslami hareketler bu gibi durumlarda ne yapmalıdır?

Karşılıklı Güvenin Sağlanması Nasıl Mümkün Olabilir?

Birinci Yol: Bir yapının, şahısları; şahısların da, yapıyı/cemaati tanıyacağı bir süreç üzere birleşmenin sağlanmasıdır. Burası mühim bir meseledir. Çünkü hem cemaatin hem de bireylerin karşılıklı güven içerisinde olması için bu davaya baş koyacak tarafların birbirlerini tanıyacak kadar sürecin sağlanması elzemdir. Aksi takdirde tanınmayan, anlık hararetle bir araya gelen toplulukların belli bir süre sonra hedeflerinden ziyade birbirlerine düşmeleri ve büyük hayırlardan mahrum kalmaları kaçınılmazdır. Genelde ortak bir takım düşüncelerden hareketle ilke ve menheclerini özümse(ye)meden bir araya gelen veya bu tip kimseleri anlık olarak cemaat bünyesine katan kimselerin söz konusu kişilerle bela ve musibet gibi keskin dönemlerde ciddi kırılmalar yaşadığına şahit olmaktayız. Bu ilkeye riayet edilmediği için de hem kin ve öfke oluşacak, hem de Müslümanların bu yöndeki çabaları kaybolacaktır. Aslında, tanıyacak ve güven köprüleri inşa edecek kadar bir sürecin geçmesi bu tip sorunların önüne büyük ölçüde geçecektir.

İkinci Yol: Fertlere güven konusunun ne denli önemli olduğu daima anlatılmalı, canlı tutulmalıdır. Güvenin zorunluluğu Siret'ten örneklerle anlatılmalıdır. Bunun en güzel örnekleri de Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem savaşlarıdır.

Bunun haricinde şunu iyi düşünmek gerekir ki, içi ve dışı aynı olmayan bir kimsenin ihlaslı olması düşünülemez. Hem bu kimselere dünya ve din hayatında söz söyleme hakkı verip de güvenmemek kişinin bu konuda ne denli tezata düşüp samimiyetsiz olduğunu göstermesi için yeterlidir. Kişi beraber olduğu kimselere güvenmiyorsa beraber olmaması gerekir. 'Güvenmiyorsam niçin tabi oldum?' veya 'Tabi olduysam neden güvenmiyorum?' gibi sorularla şeytanın tuzağının daha rahat fark edilmesi sağlanmalıdır.

2. İlkeler Üzerinde Sebat Etmek En Büyük Zaferdir

Burada münafıklar ile müminlerin arasında görülen bariz farklardan birisi de ilkeler üzerinde sebat etme meselesidir. Düşmanların koalisyon olarak saldırı girişimlerine karşılık dünya korkuları ağır basan münafıklar ve kalbi hastalıklı kimseler ilkelerinde sabit kalamamışlardır. Mengenenin iki tarafına sıkışmış ve sıkıştıkça içlerinde bulunan tüm hastalıklı sesleri açığa çıkaran kimseler olmuşlardır. Dolayısıyla ayağı yere basamayan veya kendilerince bastıklarını zanneden bu güruh, ilkeleri üzerinde sebat edememişlerdir.

Fert veya cemaat olsun fark etmez ilkeler üzerinde sebat etmek, düşmana karşı kazanılmış en büyük zaferdir. Sonucunun hezimet, yıkım, hüsran veya başarısızlık olması durumu değiştirmez. Önemli olan kişinin inandığı davaya hangi şartlarda ve sonucu ne olursa olsun dört elle sarılmasıdır.

Uhud gazvesine baktığımızda bu net olarak gözümüze çarpmaktadır. Müslümanlar arkadan kuşatılmış, kazanılacak olan bir savaş bir anda mağlubiyete doğru giderken bir anda Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem öldüğü şayiası yayılmıştı. Bunun sonucunda ise ilkelerinde sebat edemeyen bir grup hemen ellerindekini bırakmışlardı. Hatta bazıları olumsuz propaganda sonucu karşı tarafa dönmenin söylentisini dillendirmeye başlamışlardı. Fakat ilkelerinde istikrarlı olup davasına sarılanlar, tüm bu olumsuzluklara rağmen sabit kalmışlardı.

Allah da onlar hakkında ayet indirmişti:

"Üzülmeyin, gevşemeyin, üstün olan sizlersiniz." (3/Âl-i İmran, 139)

Başka bir örnek de Firavun'un sihirbazlarıdır. Onların iman ettiklerini ilan etmelerinden hemen sonra ölüm ve asılmakla tehdit edildiği pozisyon ve verdikleri cevap, ilkelerinde nasıl sebat ettiklerinin bir örneğiydi.

"Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım!" (20/Taha, 71) dediğinde onlar; "Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin." (20/Taha, 72) dediler.

Başka bir cevapları ise şöyle olmuştu:

"Onlar: 'Biz zaten Rabbimize döneceğiz. Sen sadece Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, Müslüman olarak canımızı al', dediler." (7/Âraf, 125-126)

Bir diğer örnek de Hubeyb'tir radıyallahu anh… Kureyş kafirlerinin önünde asılı iken ölümle arasında kısa bir an kalmıştı. 

'O asılı hâlde iken, silahlarını ona yöneltip, şöyle seslendiler: 'Muhammed'in senin yerinde olmasını ister miydin?', O şöyle dedi: 'Yüce Allah'a and olsun ki, hayır! Onun ayağına bir dikenin batmasına karşı serbest kalmam dahi hoşuma gitmez!' '

Kişinin davasında ve ilkelerinde sabit kalmasına bir çok örnek verebiliriz. Fakat şurası bir gerçek ki, zahiren musibet sayılan bazı durumlarda sebat etmek haddi zatında zaferin ta kendisidir.

Tekrar Ahzab gününe dönelim… Allah subhanehu ve teâlâ en ağır imtihanlardan birinin Ahzab gününde olduğunu belirtmişti.

"Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah'a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada mü'minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar." (33/Ahzab, 10-11)

Onlar bu sarsıntıyı devam ettirselerdi belki bugün onların ismini hayır ile yâd edemeyecektik. Fakat onlar sarsılmalarına rağmen bu sarsıntıdan sonra ilkelerini hatırladılar ve böylece sabit kaldılar:

"Mü'minler, düşman birliklerini görünce, 'İşte bu, Allah'ın ve Rasûlü'nün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Rasûlü doğru söylemişlerdir' dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır." (33/Ahzab, 22)

Bulunduğumuz coğrafyanın tağutları bizleri maddi ve manevi olarak sarsabilirler. Fakat bu, asla onların galip olduğundan değildir. Bilakis bunların mağlubiyeti ve intikam alma çabalarıdır. Bunların hepsi onların acziyetidir.

Müslümanlar bugün despotluğu iliklerine kadar işlemiş küresel küfrün tağutlarına karşı mücadele vermektedirler. Bu yüzden karşılarındaki şeytanın sadık kulları her türlü desiseye başvurmaktadır. Gerek mal, gerek can, gerek dünyanın süsü ile aldatmaya çalışmaktadırlar. Buna karşılık musibetin cinsi ve çıkış noktası neresi olursa olsun, bu davanın yiğitleri asla menhecinden, ilkelerinden ödün vermemeye gayret etmelidir. Dün ilkeleri ve davayı çiğnemeye gelen Ahzab/Hizipler/Koalisyon güçleri ile bugün etrafımızı sarmış musibetlerin arasında fark yoktur.

Önemli olan, etrafımızı saran bu Ahzab'a karşılık, bizlerin nifak ehli gibi kendi dünyaları ve vazgeçilmezleri ile dava arasında git-gel yaşamamamızdır. Safımızı netleştirmeli, etrafımızdaki dava arkadaşlarımıza 'Bu, Allah'ın ve Rasûlü'nün vaadidir' deyip, onları da sebata teşvik etmeye gayret etmeliyiz.

Allah subhanehu ve teâlâ bizleri nereden gelirse gelsin musibetlerde sarsılmayan, köklü dağlar gibi menheci olan bir zümreden kılsın. İlkelerini kendi şahsi çıkarları, dünyası ve şehveti için değiştiren, kendi dünya ve çıkarlarının mengenesinde sıkışan kullarından eylemesin. Allahumme Amin.

Bir sonraki yazımızda Ahzab Savaşı konusuna devam edeceğiz inşaallah.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' duamız ile...

 

Bu Sayfayı Paylaş :