Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Rahman'ın Şeriatıyla Hükmetmek İslam'ın En Sağlam Kulpudur! Ondan Yüz Çevirmek ise Kıyamet Alametlerindendir Çeviri MAKALE

2015-06-06

Hamd, Allah'a özgüdür. Salât ve selam, O'nun kulu ve Rasûlü'nün üzerine olsun...

İmam Ahmed, 'Müsned'inde; Taberani; İbni Hibbân ve El-Hakim, 'Müstedrek'inde, Ebu Umame El-Bahili'den radıyallahu anh Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem şu hadisini rivayet etmişlerdir:

"İslam'ın düğmeleri birer birer çözülecektir. Her bir düğme çözüldükçe insanlar onu takip eden diğer düğmeyi çözmeye teşebbüs edeceklerdir. İlk çözülecek düğme hâkimiyet, sonuncusu ise namaz olacaktır."

Hadiste geçen 'Urve' (عروة) kelimesi; ilik, düğme, bir şeyin tutunduğu yer, askı, kol gibi anlamlara gelir. 'Urvetû's sevb' (عروة الثوب) ya da 'Urvetu'l Kamis' (عروة القميص) elbisenin veya gömleğin düğme iliği demektir. Bu kelime aynı zamanda 'aslan', 'bir malın değerli kısmı', 'ağacın yerdeki kalıntısı' anlamlarına gelir.

Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurur:

"Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O hâlde kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (2/Bakara, 256)

Zeccac rahimehullah bu ayetin tefsirine dair şöyle der:

' 'Ayette geçen' sağlam kulp (العروة الوثق)' 'La ilahe illallah' demektir. Nitekim bunun anlamı hakkında 'Hiçbir hüccetin çözemeyeceği, sapasağlam bir düğümle kendisini dine bağladı/düğümledi' denilmiştir.'

Zeccac'ın zikrettiği bu anlam, Said bin Cübeyr ve Dahhak'tan da rahimehumullah rivayet edilmiştir. Yine ayette geçen 'sağlam kulp' hakkında Mücahid rahimehullah: 'O, imandır'; Suddi rahimehullah: 'O, İslam'dır', Enes bin Malik radıyallahu anh: 'O, Kur'an'dır', Salim bin Ebu'l Cad rahimehullah: 'O, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir' demiştir.

Abdullah bin Selam radıyallahu anh şöyle demiştir:

"Kendimi rüyada bir bahçe içinde gördüm. Bahçenin ortasında bir direk vardı. Bu direğin en yüksek yerinde de tutulacak bir kulp (urve) vardı. Bana: 'Haydi bu direğe çık' denildi. Ben: 'Gücüm yetmez' dedim. Bunun üzerine yanıma bir hizmetçi geldi ve arkamdan elbisemi kaldırdı. Ben direğe çıktım ve oradaki kulpa (urveye) sımsıkı yapıştım. Derken o kulpa sımsıkı yapışmış bir hâlde uyandım. Rüyamı Rasûlullah'a gelip anlattım. Bana şöyle dedi: 'Gördüğün bu bahçe, İslam bahçesidir. O direk de İslam'ın belkemiğidir. O kulp ise sapasağlam olan kulptur. Sen ölene dek İslam dinine yapışarak yaşayacaksın.' " (Muttefekun Aleyh)

Görüleceği üzere bu rivayette geçen 'kulp (urve)' kelimesi, İslam kelimesinin karşılığı olarak kullanılmıştır. Ancak bu kelimeye dair yukarıda verdiğimiz nakiller arasında da bir çelişki yoktur. Hafız İbni Kesir'in de rahimehullah dediği gibi, bu yorumların hepsi doğrudur.

Bu açıklamalardan sonra derim ki: Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem verdiği bu haberin (konunun başında naklettiğimiz hadisin) zamanımız açısından ne denli doğru olduğu ortadadır. Nitekim Şeyhu'l Allame Hamud b. Abdullah Et-Tufeycirî -Allah ona rahmet etsin- bu hadise dair şöyle der:

'Günümüzde kendisini İslam'a nispet edenlerin birçoğu Muhammedî şeriatle hükmetmeyi terk etmişler, Rasûlullah'a indirilen şeriatın yerine tağutların ve cahiliyenin hükümlerini geçirmişlerdir. İşte bu şekilde hadis-i şerifin tasdikini gerçekleşmişlerdir. Bilinmelidir ki Allah'ın kitabı ve Rasûlullah'ın sünnetinin dışında her şey, cahiliyenin ve tağutun hükmüdür. Bugün insanların birçoğu, İslam'ın düğmelerini birer birer çözmekte (şeriatın emirlerini birer birer terk etmekte)dirler. Bu, gerçek ilim ve marifetten çok az nasibi olan kimseler için dahi gizli değildir. Allah'tan başka güç ve kudret sahibi yoktur.' (İthafu'l Cemaah, 2/73.)

Allah kendisine rahmet etsin, Şeyh'in bu sözlerine aynen katılıyor ve birkaç hususu daha eklemek istiyorum:

Allah'ın şeriatı ile hükmetmenin vucubiyetine ve aynı zamanda Allah'ın indirdiklerine muhalif her şeyi bir kenara atmanın, onu terk etmenin gerekliliğine delalet eden, Kur'an ve Sünnet'te birçok delil vardır. Bu deliller aynı zamanda Allah ve Rasûlü'nün indirdiklerine muhakeme olmanın vacip oluşuna da delalet etmektedir. Allah subhanehu ve teâlâ, O'nun şeriatı ile hükmetmeyi ve O'nun şeriati ile muhakeme olmayı iman ile küfür, ihlas ile nifak arasında bir alamet-i farika kılmıştır.

Bundan sonra Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem konunun başında vermiş olduğumuz hadisini tekrar hatırlamakta fayda vardır:

"İslam'ın düğmeleri birer birer çözülecektir. Her bir düğme çözüldükçe insanlar onu takip eden diğer düğmeyi çözmeye teşebbüs edeceklerdir. İlk çözülecek düğme hâkimiyet, sonuncusu ise namaz olacaktır."

Hiç şüphesiz ki bu, kendi hevasından konuşmayan bir Rasûl'ün sözüdür ve verdiği haber aynen gerçekleşmiştir. Bu din, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Raşid Halifeler döneminde en mükemmel şekilde uygulanmıştı. Sahabe döneminin hemen ardından ise din yavaş yavaş bozulmaya yüz tuttu. Onlardan sonra Abbasiler ve Emeviler idareye geçtiler. Bu dönemde Allah'ın şeriatı ve yürürlükte olan kanunları, genel olarak görünüşte uygulanmasına rağmen bu meselede onlar işi sıkı tutmadılar. Gevşek ve ihmalkâr davrandılar. Onlardan sonra gelen her dönemde İslam'ın düğmeleri yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bu bağ bütünüyle çözülene kadar gelen her devir bir önceki devirden daha kötü idi.

Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye döneminde Moğolların, Allah'ın şeriatını bütünüyle kaldırıp, Allah'ın hükümlerini kendi koydukları kanunlarla değiştirmeleriyle bu düğüm ilk defa tamamen çözülmüş oldu. Tüm Müslümanlar, Tatarlarla kılıçlarıyla cihad ettiler. Nitekim -Allah O'na rahmet etsin- Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye bu fetvayı vermişti. Bu cihadın neticesinde ise Allah yolunda cihad etmeleri, sabır göstermeleri ve her şeyden önemlisi de Allah'ın lütfu ve keremiyle Allah subhanehu ve teâlâ ümmetin dinini ve muhafaza etmeyi istediği şeyleri korudu.

Daha sonra ise onların yerine Hristiyanların kardeşleri, Yahudilerin yakınları geçtiler. Hiçbir iz kalmayıncaya dek yeryüzünden Allah'ın şeriatını bütünüyle kaldırdılar. La havle vela kuvvete illa billah!...

Burada İslam'da hâkimiyet düğümünün çözülmesi ile dinin ve tevhidin asıllarının yok olduğuna dair şu delili hatırlatmakta fayda vardır.

Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurur:

"Haberin olsun ki yaratmak da, emretmek de O'na mahsustur." (7/A'raf, 54)

Bu ayet nasıl ki yaratma noktasında Allah'ın subhanehu ve teâlâ tek bir ilah olduğunu delillendiriyorsa aynı şekilde hükmetme noktasında da Allah'ın tek bir ilah olduğuna delalet etmektedir. Kim ki hâkimiyet noktasında Allah'a ortak koşarsa o kimse aynen yaratma noktasında Allah'a ortak koşan kimse gibidir. Aralarında hiçbir fark yoktur. Hiç şüphesiz Allah, zalimlerin dediklerinden münezzehtir.

Ayette geçen 'emretmek' kelimesini birçok müfessir, kevnî ve takdirî hâkimiyet şeklinde tefsir etmişlerdir. Bununla birlikte Alusi, İbni Cevzi, Sa'di rahimehumullah gibi bazı müfessirler ise ayette geçen 'emretmek' kelimesini şeriat koyma ve yönetme anlamında teşriî hâkimiyet olarak tefsir etmişlerdir.

Ayette geçen bu kelimeye her iki anlamı yüklemek için hiçbir engel yoktur. Nitekim Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye'nin de dediği gibi birçok ayette 'emr' kelimesi, Allah'ın teşriî ve dinî hâkimiyeti anlamında kullanıldığı gibi yine birçok ayette de bu kelime Allah'ın tekvinî ve kaderî hâkimiyeti anlamında kullanılmıştır. İşte bunlardan bazıları...

"Muhakkak ki Allah; adaleti, iyiliği ve karabet sahiplerine (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emrediyor ve fuhşiyattan, münkerden, hukuka tecavüzden de nehyediyor. Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor." (16/Nahl, 90)

"Hani Musa, kavmine: 'Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor' demişti." (2/Bakara, 67)

"Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor." (4/Nisa, 58)

Tüm bu ayetlerde geçen 'emretmek' kelimesi, Allah'ın teşri koyma noktasındaki hâkimiyeti anlamındadır.

"Onun emri, bir şeyi dilediği zaman, ona ancak 'Ol' demesinden ibarettir. O da oluverir." (36/Yasin, 82)

"Allah'ın emri gelecektir. Artık onun acele gelmesini istemeyin. Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir." (16/Nahl, 1)

"Biz, bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz." (17/İsra, 16)

Bu ayetlerde geçen 'emretmek' kelimesi ise Allah'ın mutlak güç ve kuvveti anlamına gelen tekvinî ve kaderî hâkimiyetinin karşılığıdır. Şu ayette ise her iki anlam da mevcuttur:

"Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (12/Yusuf, 40)

İbni Atiye, Araf suresinin 54. ayetine dair şöyle der: 'Ayette geçen 'yaratmak (خلق)' ve 'emretmek (آمر)' keli-melerinin her ikisinin de mastar olması ve (خلق) kelimesinin (آمر) kelimesinden önce gelmesi, kendisinden sonra geleni tekit etmek içindir. Bunların her ikisi de Allah'a aittir.'

Razi ise ayetin tefsirinde şöyle der: 'Bu ayet, Allah'tan başka hiçbir kimsenin başka bir kimseyi hiçbir şekilde ilzam edemeyeceği ve mecbur tutamayacağına delalet eder.'

Diğer taraftan Araf suresinin 54. ayetinin hasr ifadesi, burada emretmek fiilinin hem Allah'ın kevnî ve takdirî hâkimiyetine, hem de dini ver şer'i hâkimiyetine delalet ettiğini desteklemektedir. Zira ayetteki 'lam' (له) harfi mülkiyet bildirir. 'Hu' zamirinin önce takdim edilmesi (haberin mübtedanın önüne geçmesi) ise hasr ve ihtisas ifade etmek içindir. Sa'di, tefsirinde buna değinerek şöyle der: 'Ayette geçen 'yaratmak' kelimesi Allah'ın kevnî ve kaderî hükümlerini, 'emretmek' kelimesi ise O'nun dinî ve şer'i hükümlerini içerir.' Sa'di'nin bu ifadesinden, emretmenin, kanun koyma ve teşri manasını içerdiği anlaşılmaktadır.

Buraya kadar izah edilenler anlaşılmışsa o hâlde meselenin şu yönü ortaya çıkmıştır:

Bilinmelidir ki teşri herhangi bir şeyi emretmeyi ya da herhangi bir şeyleri yasaklamayı kapsar. Aynı şekilde iki şey arasında kişileri muhayyer bırakma da (mubah kılma) bu kapsamdadır. İşte en genel anlamıyla haram ya da helal kılmak budur. Her kim ki teşride bulunur (helal ve haram koyar, kanun çıkarır, yasa vazeder) ve bu koyduğu kanunlara uymayı, bu kanunlarla muhakeme olmayı insanlara mecbur kılarsa; bu yaptığı ile Allah'a apaçık bir şekilde ortak koşmuş olur. Böyle bir kimse, tıpkı 'Ben de yaratırım' diyerek kendisini yaratışta Allah'a ortak tutan gibidir.

Başında ve sonunda bütün övgüler âlemlerin Rabbi Allah'a özgüdür.

Bu Sayfayı Paylaş :