Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Tebuk Gazvesi Üzerine Birkaç Değerlendirme Özcan YILDIRIM

2016-10-18

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun…

Yazı dizimizde bugüne kadar Allah Rasûlü zamanındaki nifak hareketlerinin hamleleri ve bunlar hakkındaki değerlendirmelerinden bahsediyorduk. Yazımızın bundan sonraki kısımlarında Tebuk, Mescid-i Dırar, İbni Ubeyy'in ölümü üzerine değerlendirmeleri ele alacağız inşaallah.

Allah Rasûlü'nün hayatının son dönemlerindeki nifakın durumuna baktığımızda, bu hareketin zirveye çıktığına şahit oluruz. Bu bağlamda Tebuk Gazvesi'nde yaşanan hadiseler nifakın ne denli şenî/çirkin boyutlara geldiğini bizlere göstermektedir. Tebuk Gazvesi ile başlayan, Mescid-i Dırar olayı ve İbni Ubeyy'in ölümüyle devam eden süreçte aktardığımız hâdiselerin önemli yerlerini başlıklar hâlinde ele almaya çalışacağız inşaallah.

1. İmtihan Vesilesi Olan Zor Günlerde Nefsimizi Zorlamak

Tebuk Gazvesi'ni diğer seferlerden ayıran birçok özellik vardır. Tebuk, sadıklarla yalancıları, samimi olanlarla kof söylem sahiplerini, ahiretin evlatları ile dünyanın evlatlarını, imanını amelleriyle ispat edenlerle nifakı sahiplerini açığa çıkaran bir gazve idi.

Tebuk gazvesi, münafıkların bütün rezilliklerini ortaya döken 'Fadıha Gazvesi'; müminlerin imanında imtihan edildikleri sıcak günlerde uzun bir yolculuk açısından 'Zorluk Zamanı'; malları ve canları ile imtihan edilmeleri açısından da 'Zorluk Ordusu' idi.

Evet, Tebuk her kesimin ağır bir sınavdan geçirilişi idi. Yol uzundu, mevsim sıcağın zirvesini zorluyordu, meyvelerin çıkışı, hasat zamanı ve ağaçların gölgesinde kalmanın iştah kabarttığı bir zaman dilimiydi. Tüm bunları bilen Komutan, onların hiçbirisinin geride kalmaması gerektiğini söylemişti.

Burada dikkat çeken asıl nokta ise süreklilik arz eden bir fiilin bir anda zorluğa dönüşmesi idi. Sahabenin hayatı mücadele içerisinde geçmişti. Daima bir sefere çıkıyorlar, mallarını ve canlarını bu uğurda gözlerini kırpmadan feda ediyorlardı. Cihad haddi zatında ağır bir amel olmasına rağmen onlarda bu amel daimi bir hâle gelmişti ve mu'taddı! Fakat Allah alışılagelmiş bu ameli bazılarına ağırlaştırmıştı. Sadık olanlar ile sadık olmayanları birbirinden ayırmak için aynı amelin cinsinden daha zor olanını onlara sunmuştu.

Burada zihnimize kendi mücadele sahamızdaki amellerimiz takılmalıdır. Zaman olur en ağır işler gözümüzde küçücük hâle gelir ve üstesinden gelebiliriz. Zaman olur aynı iş bize ağır bir musibet gibi gelir.

Örneğin, ilim talebesinin rutin yaptığı eğitim çalışması, bir vakit olur gözünde çok büyür ve o işin altında ezilir. Ya da bir yapının içerisinde hizmet eden bireye çerez misali gördüğü ve gözünü kırpmadan yaptığı daimi bir iş Everest'e tırmanmak gibi gelebilir. Dün 'hoşuna gitmediği' meselelerde, erdemli bir bireyin tavrını ortaya koyarken, başka bir gün aynı mesele veya daha küçük bir mesele iç dünyasında yıkıcı depremler meydana getirebilir. Bir vakit menkul ve gayrimenkul değerlerini ortaya koyup 'acaba' dahi demeyenler, başka bir vakitte 'çöpünü dahi verse büyük bir iş yapmıştır' denilecek bir hâle gelebilir…

Bazen yapacağımız işler ve yükümlülükler ağır olur, buna rağmen bize hafif gelir ve yapabiliriz. Bazen Allah bizden o kuvveti çekip alır, işi ağırlaştırır ve dün hafif olan bir iş öyle bir ağır hâle gelir ki buna takatimiz kalmaz.

İşte bu dönemler imtihandır. Yoldan sapmamak, ilkeleri çiğnememek, en azından verilen sözlerin en asgarisini yerine getirmek bireye yakışık kalır. Fakat bu dönemlerde kişi vahyin gösterdiği ilkeler ile hareket etmekten ziyade, şeytanla veya şeytanlaşmış insanların halkasına sapmaya başlarsa, ileride geçmişine 'ah vah' edip pişman olacağı amelleri yapmış olur. Bunun için de bu imtihan dönemlerinde ortaya koymamız gereken ameller için nefsimizi zorlamamız gerekmektedir. Zaten akıllı kişi de içinden veya demirci körüğünü taşıyan arkadaşından gelen sese değil, edinmiş olduğu salih arkadaşlarının sesine kulak verendir.

2. Bazı İşlerin Özel Kişilerle Yapılması, Diğerlerine Güvenmemek Anlamına Gelmez

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem Tebuk Seferi'nden önceki tüm seferlerde gideceği yönü önceden ashabına anlatmamasının siyasi, askerî ve ahlaki boyutları vardır. Yani sadece askerî taktik yönü değil, diğer yönleri de ele alındığında ortaya en güzel ahlaka sahip bir Peygamberin, muazzam öğretileri çıkmaktadır.

Allah Rasûlü'nün önceki seferlerde gidilecek yön ve hedefi söylememesi, başta düşmanları şaşırtan bir hamle olmuştur. Çünkü varılacak hedefi bilen düşmana ani baskın yapılamayacak ve hazırlık yapmalarına zemin hazırlayacaktır. İşin askerî boyutunu daha da açabiliriz. Fakat aslında bizi burada daha çok ilgilendiren durum, Allah Rasûlü'nün bu hamlesini şer'i siyaset kapsamında değerlendirip, içerisinde bulunduğumuz İslami mücadele sahasında bir yol çizmektir.

Allah Rasûlü'nün burada sahabeden gideceği yeri gizlemesi çok dikkat çekicidir. Kendi ashabı, beraber canını dişine taktığı yoldaşları, davaya harcadıkları mesaisi daima beraber olan güzide arkadaşlarından bir durumu gizliyordu. Halbuki onlara herşeyini gözünü kırpmadan emanet ediyordu. Peki nasıl olur da yapılacak seferin yerini söylemezdi onlara? Onlar hain miydi? Onlar casus muydu? Onlar münafıklarla kulis yapıp, devlet yönetimi sırlarını götürüp getiren miydi? Bunların hiçbirisi değildi!

İslami sahada bir iş yapıldığında bazılarına söyleyip bazılarına söylenmemesi, birçok Müslüman kardeşimiz tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle, herkese kendisini ilgilendiren meseleler verilip, kendisini ilgilendiren meselelerin dışına çıkılmaması söylendiğinde, bazıları bunu güvenmeme olarak algılayabilmektedirler. Halbuki bu yanlış bir çıkarımdır. Zira İslami bir çalışma çeşitlilik arz etmektedir. Her alanın da kendine has bilgi düzeyinde mahremiyetleri bulunabilmektedir. Söz konusu çalışma alanında ilgili olmayan kişilerin bu bilgileri bilmesinin dünyevi olarak bir faydası olmadığı gibi, kişide gereksiz ve bulanık bir gündem oluşmasına da sebebiyet verebilir.

Kişiye sadece onu ilgilendiren mesele hakkında malumat verilmesi, bunun dışında herhangi bir alanda bir bilginin gizli tutulması ona güvenmemek anlamını taşımaz. Bilakis, onun dünya ve ahiretine olumsuz etki edecek bir durumu ondan uzaklaştırmaktır. Çünkü edinilen her bilgi sahibine aynı zamanda bir yüktür!

Bugün İslami sahada bulunan temel problemlerden bir tanesi de budur dersek mübalağa etmiş olmayız. 'Herkesin her meseleden haberinin olması', 'herkesin her meselede söz sahibi olması', 'her bilginin Müslümanların kamuoyuna teşhir edilmesi' ve daha bir çok cümle ile tanımlayabileceğimiz çarpık ve yanlış cemaat anlayışı, bugün hâlihazırda revaçtadır ve buna karşı Müslümanlar müteyakkız değillerdir. Bu da Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem sünnetinden ve ashabını terbiye ettiği bu öğretiden uzak olunduğumuzun göstergesidir.

Kişinin dünya ve ahiretini direkt ilgilendiren ve toplumun terbiyesi amacını güden bu nebevi öğreti, bir çoğumuz tarafından hafife alınıp, yaşantımızda göz ardı edilebilmektedir. Davanın bize yüklediği kısmı omuzla(ya)madan başka işler hakkında bilgi sahibi olmak, o bilgiyi ömür törpüsü hâline getirmek, olsa olsa hüsranda olan kişilerin kendisini kandırmasıdır. Ayrıca yıllarını 'kıl-u kâl' gibi bilgi kirliliği ve bilgi çöplüğünde harcayanların temiz havayı soluyanları ve onların sözlerini anlayabilmeleri de imkansızdır.

3. Büyük Olan Dava, Büyük Fedakarlıklar İster

Tebuk Gazvesi'nin hazırlık sürecinde yaşanan hadiselere bakıldığında sahabenin bu noktada İslam davasına ne kadar sadakatle bağlı olduğunu müşahede etmekteyiz.

Abdurrahman İbni Hubab, Osman'ın yaptığı harcamadan (infaktan) bahsederken şöyle diyor:

"Rasûlullah Usret (güçlük) Ordusu'na infak etmeyi teşvik erken ben onun yanında hazır bulundum. Osman ayağa kalktı ve 'Ya Rasûlallah! Hasırıyla, semeriyle ve bütün alet ve edevatıyla yüz deve bana ait.' dedi.

Sonra Rasûlullah yine orduya infak etmeye teşvik etti. Osman İbni Affan yine ayağa kalktı ve 'Ya Rasûlallah! Allah yolunda hasırıyla, semeriyle ve bütün alet ve edevatıyia Iki yüz deve bana ait.' dedi.

Rasûlullah yine orduya infak etmeye teşvik etti. Osman İbni Affan yine ayağa kalktı ve 'Ya Rasûlallah! Allah yolunda hasırıyla, semeriyle ve bütün alet ve edevatıyla üç yüz deve bana ait.' dedi. Rasûlullah'ın minberden inip şöyle dediğini gördüm: 'Bundan sonra Osman'ın işleyeceği (kötü) ameller kendisine zarar vermez! Bundan sonra Osman'ın işleyeceği (kötü) ameller kendisine zarar vermez.' " (Ahmed, Tirmizi.)

Yine Osman'ın radıyallahu anh yaptığı mali harcamaların karşılığının ne denli büyük olduğu Abdurrahman bin Semure'nin rivayetinde karşımıza çıkmaktadır:

"Rasûlullah zorluk ordusunu hazırladığı bir anda Osman elbiselerine koyduğu bin dinar ile geldi. Rasûlullah o dinarları elleriyle karıştırıp: 'Bugünden sonra Affan oğlunun işleyeceği ameller ona zarar vermez!' buyurdu ve bu sözü defalarca tekrarladı." (Ahmed, Tirmizi.)

Başka bir örnek de Ömer'in ve Ebu Bekir'in radıyallahu anhuma tasaddukudur. Ömer malının yarısını infak etti. Bununla da Ebu Bekir'i geçeceğini düşünmüştü. Kendisi bu olayı şöyle anlatır:

"Rasûlullah bir gün bize infakta bulunmamızı emretti. Bu da malımın çok olduğu bir zamana denk geldi. Ben kendi kendime: 'Hiçbir gün infakta Ebu Bekir'i geçemedim. Fakat bugün onu geçeceğim.' dedim ve malımın yarısını getirdim. Rasûlullah: 'Ailene ne bıraktın?' diye sordu. Ben de: 'Getirdiğimin mislini' diye cevap verdim. Ebu Bekir ise malının tümünü getirdi. Rasûlullah ona: 'Ailene ne bıraktın?' diye sorunca Ebu Bekir: 'Allah'ı ve Rasûlü'nü bıraktım' diye cevap verdi. Bunun üzerine kendi kendime: 'Artık hiçbir şeyde seninle yarışamam' dedim." (Ebu Davud, Tirmizi)

Abdurrahman bin Avf da zorluk ordusunu donatmak için malının yarısı olan iki bin dirhemi infak etmiştir. Ayrıca Abbas bin Abdulmuttalib, Talha bin Ubeydullah, Muhammed bin Mesleme ve Asım bin Adiyy gibi bazı sahabeler de büyük infaklarda bulunmuşlardır.

Bir de fakir Müslümanlar vardı. Onlar da hayâ ederek güçleri yettiği infakları verdiler. Bundan dolayı da nifak ehlinin alaylarına hedef oldular. Ebu Ukeyl iki avuç hurma getirdi. Diğer sahabe de iki avuçtan biraz daha fazla getirdi. Bu sebeple münafıklar onlarla alay ederek 'Bunun sadakasına Allah'ın ihtiyacı yoktur' dediler. Münafıkların bu alayı üzerine de ayet indi:

"Sadakalar hususunda, müminlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici azap vardır." (9/Tevbe, 79)

Münafıklar, zengin Müslümanları riyakarlıkla suçluyor, fakir Müslümanların da verdikleri sadakalarıyla alay ediyorlardı.

Bir başka tablo ise, cihada çıkmak için gerekli maddi hazırlığı bulamayan fakir Müslümanlara aitti. Onlar cihada çıkamamanın üzüntüsünü yaşamışlardı.

Bunlardan biri de Vasile ibni Eska'dır. Kendisi şöyle anlatmaktadır:

"Tebuk Gazvesi'ne çıkmamız için Rasûlullah çağrıda bulunduğu zaman aileme gittim. Geri geldiğimde Rasûlullah'ın sahabelerinden bir grup çıkmıştı. Medine'de avazımın çıktığı kadar: 'Ganimetten bana düşecek pay beni bindiren kimseye olsun!' diye bağırdım. O sırada Ensar'dan yaşlı bir adam: 'Seni nöbetleşe taşımak ve yiyeceklerinin de bizden olması şartıyla payın bizim olsun.' dedi. Ben de: 'Tamam.' dedim. Yaşlı adam: 'O hâlde, Allah'ın bereketiyle yürü.' dedi. Ben en hayırlı bir arkadaşla yola çıktım. Allah ganimeti bize nasip edince çok sayıda deve benim payıma düştü. Ben o develeri sürdüm ve Ensar'dan olan yaşlı adamın yanına getirdim. Adam kaçtı, bir heybenin üzerine oturdu ve 'Onları geriye doğru sür.' dedi. Sonra da: 'Onları bana doğru sür.' dedi. Bunun üzerine Vasile İbni Eska şöyle dedi: 'Senin şu develerinin çok iyi develer olduğunu görüyorum. Bunlar, sana şart koştuğum ganimettir.' Yaşlı adam: 'Ey yeğenim' Develerini al. Biz senin payın dışında başka şeyi kastettik' dedi" (Ebu Davud)

Başlarını Ebu Musa El-Eş'ari'nin radıyallahu anh çektiği Eş'ari kabilesi, cihada çıkabilmek için Peygambere gelip binek istediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kendilerine verecek binek bulamadı. Ancak kısa bir zaman geçtikten sonra üç deve bulabildi ve onlara verdi.

Hastalıktan veya maddi imkansızlıktan dolayı cihada çıkamayan zayıf Müslümanlar üzüntüden ağladılar. Onlar hakkında da şu ayetler indi:

"Allah ve Rasûlü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine bir yol (sorumluluk) yoktur. Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir. Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum, deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur)." (9/Tevbe, 91-92)

Manzara gerçekten insanı hayretler içerisinde bırakıyor. Bir tarafta her şeyini verenler, bir tarafta vermek isteyip imkanı olmadığından üzülenler, bir tarafta verip de verdiklerinden ötürü alay edilenler, bir tarafta da keyfinden dolayı İslam davasını sıraya dahi koyamayanlar… Bu tarihi tabloda düşünenler için açık ibretler var!

Bu manzara bağlamında seçkin nesil olan sahabeye baktığımızda, o gün zihinlerdeki düşünceleri yaşanabilir birer örnek hâline dönüştürdüklerini görürüz. Onların, okunduğunda insanın hafsalasını zorlayan bu fedakarlıklarını, kültür seviyemizi ilerleten bir bilgi, veya tarihi bir vesika olarak görmemeli, bugün garipliğini yaşayan İslam davasını, tevhid sancağını ayağa kaldıracak şekilde somut bir hâle getirmeliyiz.

Davanın ihtiyaçları ile şahsi ihtiyaçlarımız karşı karşıya kaldığında davanın ihtiyaçlarını öncelemek her birimize düşen vazifedir. İslam davası, bireyin ve toplumların önünde olduğu gibi onların maslahatlarından da, önceliklerinden de çok çok üstündedir. Dolayısıyla böyle büyük bir davanın büyük projelere, bunların da büyük fedakarlıklara ihtiyacı vardır. Bizden her istendiğinde verdiklerimizi küçültmek, ticaretimizin kesadından korkmak yerine her defasında Osman radıyallahu anh gibi ziyadeleştirmek, Ebu Bekir gibi tevekkül sahibi olmak, hem bu davayı köklü, sarsılmaz dağlar hâline getirir, hem de kendimizi ateşten koruyacak kalkanlar elde etmemizi sağlayabilir.

Fedakarlıkta asıl olan ise gözlerimizden asla kaçmamalıdır. Fedakarlığın temelinde sadakat yatar. Sadakat olmadığında yapılan fedakarlık suni ve geçicidir. Fakat hakikatinde sadakat olan fedakarlık ise kalıcıdır. Allah kişiyi bazen fedakarlık yapmaya muvaffak kılmayabilir. Kişinin imkanları daralır, tıpkı infak edemeyen ve sadakatlerine Allah'ın şahitlik ettiği sahabeler gibi olabilir. Burada kişi, ümmetin yitik sermayesi olan sadakatini muhafaza edebiliyorsa, şartlar ne olursa olsun kazançtadır.

Ayrıca kişi elinde olmayan sebeplerden dolayı hayırlı bir çalışmadan da mahrum olabilir. Birilerine bir çalışmada aktif rol verilir, fakat kendisine verilmeyebilir. Bu insanın kesbinde değil, tamamen Allah'ın elinde olan bir şeydir. Burada da 'ben buna uygun olmadığım için Allah beni bundan mahrum bıraktı' demesi ve kendisinin üzerine o an vacip olan hayrı işlemesi gerekir. Asla 'ben olsaydım şöyle şöyle yapardım' veya 'benim imkanım olsa şöyle şöyle fedakarlık yapardım' dememelidir. Çünkü Allah kişiyi bu sözü ile tıpkı münafıkları imtihan ettiği gibi sınar ve baş aşağı bırakabilir. İşin bu kısmını anlayamayan bizler, kimi zaman kayanın ağırlığını sormaksızın ve kestirmeksizin boyumuzdan büyük cümleler sarf edebiliyor, fedakarlık konusunda mangalda kül bırakmayabiliyor ve fedakarlık timsali olan kişilerin yaptığı işleri 'ben olsam…', 'bence…', 'bana göre…' şeklindeki paslanmış klişelerle beğenmeyebiliyoruz. Bu konuda bizlere düşen o anki vaciplerimizi yerine getirip getirmediğimizin otokontrolünü yapmak ve hakkımızda hayırlı olanı istemektir. Allah'tan afiyet dileriz.

4. Nifak, Küçümsenecek Bir Hastalık Değildir!

Nifak ve münafıkların tehlikesine dair bugüne kadar söylediklerimizin en çarpıcı örneğini Tebuk Gazvesi'nde görebilmekteyiz. Münafıklar, Allah Rasûlü'nü öldürmek için girişimde bulunmuşlar fakat bu girişim, Allah'ın haber vermesiyle başarısızlıkla noktalanmıştır.

Burada bizler, nifakın bu merhaleye nasıl geldiğine odaklanmalıyız. Nifak hareketi, bu merhaleye bir anda mı gelmiştir? Elbette hayır! Amelî veya siyasi nifak öyle bir hastalıktır ki, kişide az bir parçanın bulunması ve tedavi edilmemesi hâlinde tevellüd eder/çoğalır. Dolayısıyla karşısındakini suikaste, öldürmeye kadar götürebilir. O gün vahye canlı canlı şahitlik eden hastalıklı kalpler, Allah'ın Nebisi'ni öldürmeye yeltenebiliyorsa, bugün sıradan birine karşı bunun yapılabilmesi evveliyatla tabiidir.

Bu hastalık, hem birey hem de insanları sevk ve idare eden kişiler tarafından basit görülmemelidir. Burada İslam davasını yöneten kişilere de düşen, bu hastalığa adımını atan, emaresi kendisinde bulunan bireylerin bunu sürdürmemesi ve İslam davasını bu kötü senaryolara götürmemesi için gerekli adımları atmalarıdır. Çünkü bu, şeytanın vesvesi ile kişilerin birbirlerini tetikleyebileceği, doğal olarak da bir Müslüman kanını dökmeye götürecek kadar da azgınlaştırabilen bir hastalıktır.

Allah nifak hastalığının küçüğünden dahi bizleri uzak tutsun. Kendi davasına sadakatle sarılan kullarından eylesin. Amin.

Yazımıza bir sonraki ay kaldığımız yerden devam edeceğiz inşaallah.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun' duamız ile…

 

Bu Sayfayı Paylaş :