Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Terk Edilmiş Sünnetler: Sokak Daveti Emre ACAR

2017-02-17

Tebliğ ameli ile bizi hayırlı ve şerefli ümmet kılan Allah'a hamdolsun. Tebliğ ve tebyin görevini en güzel şekilde ifa ederek ümmeti karanlıktan aydınlığa çıkaran Rasûlullah'a salât olsun. İnsanları ateşten kurtarma mücadelesinde Rasûlullah'a, arkadaşlığı fedakârlık ve sıdk üzere yapan ashabı kirama da selam olsun.

Bu yazımızda Rasûlullah'ın sokak davetinden bahsedeceğiz. Peygamberimiz beliğ ve özlü konuşması ile en güzel davetçidir. Rasûlullah; tebliğ etmek, vahyi öğretmek için bugün insanların yaptığı gibi, 'Evime ve büroma gelen olursa davetimizi yaparız' deyip kapısının çalınmasını, insanların ayağına gelmesini beklemezdi. Bilakis o ev ev dolaşır, insanların kapılarını çalar, yoldan geçeni durdurur, tarlalarında, dükkânlarında çalışan işçileri ziyaret eder, onlara Allah'tan gelen vahyi anlatırdı.

"Ey örtüsüne bürünen Rasûlüm! Kalk (Elbiseni üzerinden at) ve insanları uyar." [1] ilahi emri de bunu gerektirmekteydi.

Peygamberimiz Cebrail'i görme, vahyin gelişinin korkusunu ve şaşkınlığını yaşarken, Allah ona örtüsünü atmasını emretti ve davetin örtülerin altında olmadığını hatırlattı. Bu emir üzerine Peygamberimiz başta kendi akrabaları olmak üzere, yavaş yavaş bütün insanlığın kapılarını çalmaya başladı. Mekke'nin pazarlarında, sokaklarında, hac için gelen kafilelerin çadırlarında tebliğ yapmaya başladı. Bununla da yetinmedi, Taif gibi civar şehirlere bizzat kendisi davete gitti, krallara mektuplar gönderdi ve şehirlere ashabı suffeden davetçiler atadı. Davetteki ısrarlı mücadelesi, bu ilahi emir gereğidir.

Peygamberimizin davetindeki mücadelesi ve menheci, bizim için örnek ve sünnettir. İşte davet ameli ile ümmetler arasında en hayırlı ümmet olma vasfına erişen bizler, dört elle yapışacağı sünnetlerden biri de sokak daveti olmalıdır.

Peki, bu sünneti ihya etmede şu an ümmetin durumu nasıldır?

Ümmetin genelini müşahede ettiğimizde çok azınlık müstesna olmakla beraber birçoğumuz bu sünneti terk etmiş durumdayız. Yukarıda da belirttiğimiz gibi genelimiz, davet için, insanların yanımıza gelmesini beklemekte veya uygun zemin aramaktayız. Durum böyle olunca cahil ve gaflet içerisinde uyutulan, İslam'dan bîhaber olarak bataklıkta yaşayan bu toplumla aramıza kalın duvarlar girmektedir.

Müslüman, davet konusunda şu bilinçte olmalıdır; Müslüman bencil değildir. Kendisi ateşten kurtulduktan sonra ateşe doğru yuvarlanan toplumu ve insanlığı görmemezlikten gelemez. Bilakis ateş çemberinin etrafında duranlara el uzatıp, kendini kurtardığı gibi başkalarını da kurtarmaya çalışır. Bilir ki tebliğ, Allah'ın emirlerinden ve Peygamberimizin en güzel sünnetlerindendir. Bu amelin terki, kişinin kalbinin, içinde bulunduğu topluma benzetilmesi gibi büyük felaketlere sebep olur. Bununla beraber müjdeleyici olarak bu amelin mükâfatı büyüktür. Bir kişinin imanına vesile olduktan sonra sanki ecir fabrikası kurmuşçasına amelleri ve ecirleri artar. Kıyamete kadar kendisi ölse bile amel defterine o kişinin yaptığı salih amellerin bütün ecirleri de dahil olmak üzere, sürekli ecir yazılır. İşte Müslüman ecir ve mükâfatın ayağına gelmesini beklemez, bilakis o, onun ayağına gider. Şu hadis-i şerifi davetçiler olaraktan hiçbir zaman zihnimizden çıkarmamamız gerekir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

"Bir kişinin hidayetine vesile olmak kırmızı develerden daha hayırlıdır." [2] buyurmuştur.

Hadiste Peygamberimizin bahsettiği kırmızı develeri, günümüzdeki develerin değeri ile ölçmemek gerekir. Bilakis bu kırmızı develeri, günümüzdeki en pahalı olan arabalar ile kıyaslamalıyız. Bugün bunların ne kadar büyük meblağlar ile satıldığını hepimiz bilmekteyiz. Ve insanlar bunları elde etmek için varını yoğunu ortaya koymaktadır. Oysa ki bu sadece dünyalıktır ve ahirette bir karşılığı da yoktur.

Hadisimize geri dönecek olursak, bir kişinin hidayetine vesile olmanın, kırmızı develerden/Mercedeslerden, saraylardan daha değerli olduğu, tebliğ ile büyük holdinglerin bile elde edemeyeceği büyük sermaye ve yatırımı kazanacağımızın şuuru ile hareket edersek, elbette bu bedava yatırımın evimize gelmesini beklemek yerine, onun peşinde koşacak, elde etmeye çalışacağızdır. Ama ne yazık ki, bizler hadiste belirtilen mükâfatı düşünmek yerine, sokak davetinde başımıza gelebilecek olumsuzlukları düşündüğümüzden dolayı bu davetten geri kalmaktayız.

Şu nokta hepimizin kabulü olmalıdır: Her işin zorluğu vardır ve kolaylık, zorluktan sonra gelecektir. Medine'yi düşündüğümüzde o büyük İslam devleti, huzur ve esenliği birdenbire elde etmedi. Medine döneminin yani tarihteki o güzel günlerin öncesinde, bir de zorluk dönemi, Mekke vardır. Peygamberimizin ve sahabenin inançlarından ve bu inançları başkalarına yaymalarından dolayı eziyet çektiğini siyer kitaplarında okuduğumuz zaman, bizler bile zorlanıyoruz. Değil ki onlar bu işkenceleri gören ve yaşayandır.

Siyerdeki şu tablo davetteki zorluğu göstermeye yeterlidir:

"Peygamberimiz bir gün ashabına: 'Kur'an-ı Kerim müşriklere, açıktan okunmadı. Aranızda bunu Kâbe'ye çıkıp okumak isteyen var mıdır?' diye sordu. Ashabının içerisinde beden ve kabile olarak zayıf olan İbni Mesud dışında kimse okuma talebinde bulunmadı. Peygamberimiz sorusunu üç defa tekrarladı ve üçünde de İbni Mesud okuma talebinde bulundu. Peygamberimiz en son ona Kâbe'nin içinde Kur'an-ı Kerim'i okuması için müsaade etti.

İbni Mesud Kâbe'ye vardı ve Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetler okudu. Kâbe'de bulunan müşrikler İbni Mesud'un üzerine saldırdılar ve onu o arada linç ettiler. Müşrikler İbni Mesud'u perişan edinceye kadar dövdükten sonra oraya terk edip gittiler. Sahabeler İbni Mesud'u gelip götürdüler. İbni Mesud kendine gelince, sahabeler nasıl okuduğunu sorduklarında İbni Mesud: 'Vallahi, gözümde onlar sivrisinek kadar değeri yoktu. Bana tekrardan kuran okumam söylense gider okurum.' diye cevap verdi."

Hakeza Ebu Bekir radıyallahu anh bunlardan biridir. Bir gün Ebu Bekir, Peygamberimizin yanına gelip Kâbe'nin orada, açıktan davet yapmak için izin istedi. İzni alınca açıktan davet yaptı. Müşrikler İbni Mesud'a yaptıklarının aynısını Ebu Bekir'e de yaptılar. Hakeza Ebu Zer Ğıffari de radıyallahu anh sokak davetinde eziyet gören sahabelerdendir. En son Peygamberimiz, Ebu Zer'i kendi kabilesi olan Ğıffar kabilesinin yanına gönderdi ve orada davet çalışmasında bulunmasını söyledi. Ebu Zer kendi kabilesinin iman etmesine vesile oldu ve Medine'ye kabilesi ile beraber hicret ettiler.

Verdiğimiz üç sahabenin örneğinde şunu görmekteyiz: Onlar davette zorluğun olacağına inanmışlar ve eziyet görmelerine rağmen daveti terk etmek yerine tekrardan aynı ameli yapmayı istemişler ve yapmaya devam etmişlerdir. Çünkü bu insanlar imanın tadını almışlar, cennet ve cehennemin varlığına yakinen inanmışlardır.

Davetçi olarak imanın tadını almamız gerekiyor. Ki bunu etrafa haykırabilelim ve bunun için her türlü zorluğa katlanabilelim. Aksi takdirde kınanma, dışlanma, karalanma ve dövülme gibi korkulara girerek daveti terk ederiz. Bu da bataklığın içinde boğulan toplumla beraber boğulmamız ve helak olmamız demektir. Bundan da Rabbimize sığınırız.

İbni Mesud, Ebu Bekir radıyallahu anhum ve davet yapmada bizlere örneklik yapan sahabelerin ve bilhassa Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellem hayatını okurken roman olsun diye okumuyoruz. Bilakis onunla amel edelim, bizler de onlar gibi olalım diye okumaktayız. Bugün, içinde yaşadığımız topluma İbni Mesud'un yaptığı gibi davet yapılması büyük bir ihtiyaçtır. Panayırlar, sokaklar, caddeler davetçilerden soyutlanmış küfrün ve fuhşiyatın yuvası hâini almıştır. Öyle sokaklar, panayırlar vardır ki buralara davet girmeyeli yıllar olmuştur. Sokak davetini birkaç hocanın veya birkaç Müslümanın üzerine yıkmak doğru olmadığı gibi, üzerimizdeki sorumluluğu da kaldırmamaktadır.

Ben buradan kardeşime ve bütün Müslümanlara seslenmek istiyorum: Ümmet olarak örtülerimizi üzerimizden atmalıyız. Davetimizin kısırlaştığı mağaralardan, evlerden, kapalı alanlardan dışarı çıkıp çatılardan, panayırlardan, cadde ve sokaklardan hakkı haykırmalıyız. Davetimiz ile halk arasına örülmüş duvarları, üzerine çekilmiş kalın örtüleri acilen çıkarmalı, en gür sesimizle bütün insanların duyacağı şekilde tebliğ ve davet çalışmaları yapmalıyız. İşte o zaman ayet-i kerimede belirtilen örtü üzerimizden kalkmış olacak, görevimizi en güzel şekilde yerine getirdiğimiz gibi insanlar bu daveti en şeffaf hâliyle duyacak ve kendi durumlarını anlayacaklardır.

Rabbim bizleri öğrenen, amel eden ve inandığı hakikatleri anlatan hayırlı ümmetten kılsın. Rabbim bizlere hidayeti verdiği gibi içinde yaşadığımız topluma da hidayet nasip etsin. Rabbim bizlerin ayaklarını İslam dini üzerine sabit kılsın. Allahumme âmin.

Bir sonraki yazımızda görüşme duası ile…

Davamızın sonu âlemlerin Rabbine hamd etmektir. 

 

[1]       .   74/Müddessir, 1

 

[2]       .   Buhari, Müslim

 

Bu Sayfayı Paylaş :