Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Üç Nimet Özcan YILDIRIM

2017-11-15

 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَالضُّحَى (1) وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى (2) مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى (3) وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى (4) وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى (5) أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى (6) وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى (7) وَوَجَدَكَ عَائِلًا فَأَغْنَى (8) فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ (9) وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ (01) وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ (11)

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1. Kuşluk vaktine andolsun,

2. 'Karanlığı iyice çöktüğü' zaman geceye,

3. Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.

4. Şüphesiz senin için son olan (ahiret), ilk olandan (dünyadan) daha hayırlıdır.

5. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen razı olacaksın.

6. Bir yetim iken, seni bulup barındırmadı mı?

7. Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?

8. Bir yoksul iken, seni bulup zengin etmedi mi?

9. Öyleyse, sakın yetimi üzüp kahretme.

10. İsteyip, dileneni azarlayıp çıkışma.

11. Rabbinin nimetini durmaksızın anlat."

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun…

"أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى"

"Bir yetim iken, seni bulup barındırmadı mı?"

Allah subhanehu ve teâlâ burada soru sorarak ifade ediyor. Burada 'Seni yetim bulduk ve barındırdık' ifadesi de kullanabilirdi. Fakat soruyu takrir manasında kullanıyor. Bu kullanım hem burada hem de sünnette yaygın olan bir kullanımdır. Haddi zatında da bir terbiye/eğitim metodudur. İnsana bir şeyi öğretmek, hatırlatmak veya derin düşünmesini sağlayıp kalıcı bir kanaat oluşması isteniliyorsa, bunun soru ile yapılması daha uygundur.

Kuran'ın ifade metotlarından birisi de budur. Mushaf sıralamasında bu sureden sonra gelen Şerh/İnşirah suresi de bu şekilde başlamaktadır.

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ

"Biz, göğsünü genişletip (hidayet ve hayra elverişli hâle) getirmedik mi?" [1]

أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ

"Allah kuluna yetmez mi?" [2]

أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ

"Allah, hükmedenlerin en hâkimi değil mi?" [3]

Allah, Cibril'i semadan yeryüzüne insanlara İslam'ın temellerini öğretirken de bu üslup üzere göndermiştir.

Ömer b. Hattab radıyallahu anh şöyle dedi:

"Bir gün Rasûlullah'ın huzurunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, üzerinde yolculuk eseri bulunmayan ve hiçbirimizin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamberin yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamberin dizlerine dayadı, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:

__ Ey Muhammed, bana İslam'ı anlat! dedi. Rasûlullah:

__ İslam, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet  etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, güç yetirebilirsen hac yapmandır, buyurdu. Adam:

__ Doğru söyledin, dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. Adam:

__ Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Rasûlullah:

__ Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir, buyurdu. Adam tekrar:

__ Doğru söyledin, diye tasdik etti.

__ Peki 'ihsan' nedir? Onu da anlat, dedi. Rasûlullah:

__ İhsan, Allah'a, O'nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen , O'nu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor, buyurdu. Adam yine:

__ Doğru söyledin, dedi. Sonra da:

__ Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Peygamber:

__ Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir, cevabını verdi. Adam:

__ O hâlde alametlerini söyle, dedi. Rasûlullah:

__ Cariyenin efendisini doğurması, yalın ayak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalar kurmada birbirleriyle yarışmalarıdır, buyurdu.

Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygamber:

__ Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun? buyurdu. Ben:

__ Allah ve Rasûlü bilir, dedim. Rasûlullah:

__ O Cibril'di, size dininizi öğretmeye geldi, buyurdu." [4]

Pak vahyin kendisine indirildiği Allah Rasûlü de bu yöntemi kullandı:

"__ Muflis kimdir, biliyor musunuz? diye sordu. Sahabi:

__ Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.' dediler. Rasûlullah:

__ Şüphesiz ki ümmetimin muflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnad ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenip sonra da cehenneme atılan kimsedir, buyurdular." [5]

"Rasûlullah, Muaz b. Cebel'e hitaben:

" __ Ey Muaz! Allah'ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misin, diye sordu. Muaz:

__ Allah ve Rasûlü bilir, dedi. Peygamber şöyle devam etti:

__ Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, O'na ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamalarıdır. Peki, bu görevlerini yerine getiren kulların Allah'ın üzerindeki haklarının ne olduğunu bilir misin? Muaz:

__ Allah ve Rasûlü bilir, dedi. Peygamber:

__ Onların Allah üzerindeki hakları, Allah'ın onlara azap etmemesidir, diye buyurdu." [6]

"__ Müslüman kimdir, biliyor musunuz? diye sordu. Onlar da:

__ Allah ve Rasûlü daha iyi bilir! dediler.

__ Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir, buyurdu. Sonra:

__ Mümin kimdir, diye sordu. Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Bunun üzerine şunları söyledi:

__ Müminlerin canları ve malları hususunda kendisinden emin olduğu kimsedir." [7]

" __ Ağaçlar arasında bir ağaç vardır ki yaprağı dökülmez. Bu ağaç Müslümana benzer. Bana bu ağacın ne olduğunu söyleyiniz.

İnsanlar çöl ağaçlarını saymaya başladılar. (Abdullah b. Ömer diyor ki:) 'Aklıma onun hurma ağacı olduğu geldi. Ancak utandığımdan bunu söylemedim.' Daha sonra sahabi:

__ Ey Allah'ın Rasûlü, onun ne olduğunu bize bildir, dediler. Bunun üzerine:

__ O, hurma ağacıdır. buyurdu." [8]

"Rasûlullah:

__ Sizden kim evine döndüğü zaman üç adet gebe, iri, semiz deve bulmayı istemez, diye sordu.

__ Hepimiz isteriz, diye cevap verdik.

__ Öyle ise, kim namazda üç ayet okursa bu ona, üç iri ve semiz deveden daha hayırlıdır, buyurdu." [9]

Soru soran ashabına cevap verir, öğrenmeye hazır olan o şahsa yeni sorular sorarak öğrenme merakını tetikler ve yeni bilgiler öğretirdi.

Muaz b. Cebel radıyallahu anh bir gün sordu:

"__ Beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyle!' Allah Rasûlü şöyle cevap verdi:

__ Allah'a ibadet eder, O'na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekât verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Beytullah'ı hac yaparsın.

Allah Rasûlü ona:

__ Sana hayır kapılarını göstereyim mi, dedi.

__ Evet, ey Allah'ın Rasûlü, dedim.

__ Oruç (cehenneme) perdedir; sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yok etmesi gibi; kişinin geceleyin kıldığı namaz salihlerin şiarıdır, buyurdu.

Sonra şöyle buyurdu:

__ Bu işin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?

__ Evet, ey Allah'ın Rasûlü, dedim.

__ Dinle öyleyse, buyurdu ve açıkladı: 'Bu dinin başı İslam'dır, direği namazdır, zirvesi cihaddır!' Sonra şöyle devam etti: 'Sana yaptığında bütün bunları elde edeceğin bir şeyi haber vereyim mi?' 'Evet ey Allah'ın Rasûlü!' dedim. 'Şuna sahip ol!' dedi ve eliyle diline işaret etti.'' [10]

Hadislerdeki örneklerden de anlaşılacağı üzere, soru sormak insan zihnini çalıştırıp cevaba odakladığı için en etkili öğretim metodudur. Allah Rasûlü bir şeyin kalplerde ve zihinlerde yerleşmesini ve kalıcı olmasını istediğinde ashabına soru sorar, bazen de konuyu onların soru soracağı şekilde anlatır, konuya dair sorulan soruları cevaplardı.

Seni Yetim Bulmadık mı?

Allah subhanehu ve teâlâ Peygamberine üzerindeki en büyük nimetlerden bir tanesini hatırlatıyor. Envai şirkin, zulmün ve fesadın olduğu bir yerde yetim doğmuştu Rasûl... Annesinin şefkatine de altı yıl kadar doyabilmişti. Ardından dedesinin ve amcasının yanında idi. Hiçbiri iman pınarından içmemişti. O dönemde haniflerin varlığı dahi onları küfürden kurtarmaya yetmemişti. Bunca olana rağmen Allah seni barındırdı. Hem de en doğru, en selim bir barınak içerisinde... Öyle bir barındırdı ki, toplumun tüm putperest zihniyetinden ve kokmuş yaşantılarından uzak tuttu. Ne kadar da büyük nimet!

"وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى"

"Sen (kitabı ve imanı) bilmezken sana doğru yolu göstermedi mi?"

Buradaki 'dâllen kelimesi' şaşırmış, 'yolunu bilmeyen' anlamındadır. Bazı kıt akıllıların anladığı gibi 'sapık' anlamında değildir. Bu ayetten kastedilen ise: 'Sen kitap ve hikmeti bilmiyordun. İlim sahibi değildin. Şer'i hükümleri bilmiyordun da seni Kur'an'a muhatap kılarak doğru yola iletti.' demektir.

"Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın senin üzerindeki lütuf ve ihsanı çok büyüktür." [11]

"Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitabın ve imanın ne olduğunu bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayet ettiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen dosdoğru yola iletirsin." [12]

Ayetle alakalı pek çok yaklaşım olsa da, bunların içerisinden kastedilenin şeriatı, ahkâmı ve Kur'an'ı bilmemek, ondan gafil, habersiz olmak olduğunu söyleyebiliriz.[13] Bununla ilgili Allah subhanehu ve teâlâ başka ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

"Biz vahyettiğimiz bu Kur'an (vesilesiyle) sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. (Oysa) hiç şüphesiz ki bundan önce (bu kıssalardan) habersizdin." [14]

"Sen, bundan önce kitap okuyor değildin, hem onu sağ elinle de yazmıyordun. (Öyle olsaydı) işte o zaman batıl ehli şüpheye düşerdi." [15]

Ayete dair başka bir yaklaşım da şu şekilde olabilir:

'Sen sapkın bir topluluk içinde idin de senin vasıtan ile Allah onlara hidayet etti.' [16]

Lugavi Bir Hikmet

Araplar geniş bir düzlükte yanında hiçbir ağaç bulunmayan tek bir ağaca 'dâlle' demişlerdir. Geniş bir arazide bir işaret olması hasebiyle onun sayesinde yol bulunabilir. Yani 'Sen tek başına idin ve insanlar seninle hidayet buldu. Çölde vahye şahitlik eden tek kişiydin ve insanlar seninle hidayet yolunu buldular.'

'Buna göre, "Sen şaşmış iken seni yola getirmedik mi?" ayetinden maksat: Senin kavmin hiçbir şey bilmezken, putlara taparken senin vasıtanla hidayete erdirmedik mi? Sen insanlar arasında meşhur değilken, kavmin senin kıymetini bilmezken, seni yeteri kadar takdir etmezken, biz seni seçip senin vasıtanla onlara hidayeti verdik demek, daha doğru olan bir yorumdur.' [17]

Müslüman bir birey davetçidir. Davetçi kimliği ile de toplumda kendisi ile yol bulunabilen 'dâlle' gibidir. Bundan dolayı da toplumun sorunlarına ışık tutan, onlara yol gösteren bir kişi olmalıdır. İnsanlar her ne zaman dâllen/şaşkınlık hâlinde iken kendisini gördüklerinde yol buldukları bir 'dâlle' olmalıdır.

وَوَجَدَكَ عَائِلًا فَأَغْنَى

"Bir fakirken seni zengin kılmadı mı?"

Seni, malı bulunmayan bir fakirken zengin kılmadı mı? Hatice vasıtası ile seni zengin kıldı.[18]

Sen muhtaç ve fakir birisi iken Allah kendinden başkasına seni muhtaç olmaktan kur­tarmadı mı? 'Allah, Peygamberine, sabreden fakir ve şükreden zen­gin makamlarını birlikte ihsan etmiştir.' [19]

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bugünün anlayışı ile zengin değildi. İnsanların anladığı gibi bağı, bahçeleri ve envai türden malları olan biri değildi. Bilakis Allah Rasûlü dünyaya muhtaç değildi. Ki zenginlik de, kişinin ihtiyaç sahibi olmamasıdır.

Şu an çevremize baktığımızda insanların bir şekilde ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini müşahede etmekteyiz. Kişi binlerce lirası olması ve her istediğini elde edebilmesine rağmen bunu az görebilmektedir. Kendisine sorulsa sürekli şekva modunda, vaveyla koparmadığı hiçbir şey kalmıştır. Sürekli sıkıntısı ve maddi birtakım sorunları vardır. Zengin ve refahta olabilmesi için evi, son model arabası ve ciddi bir birikimi olması gerekir.

"Ademoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz." [20]

İnsandaki bu durum tamamen fıtrî olan bir şeydir. Küçük bir çocuğun elinden almayı istediğiniz bir şeyi ancak yeni bir şey göstererek alabilirsiniz. İnsanoğlu elindekine kanaat etmekten ziyade, elindekinden daha güzel, daha fazla olana tamah eder. Nefis insanı maymun iştahlı olmaya iter. Bundan dolayıdır ki fıtratta olan mala karşı tamahı bastırmak için çaba göstermemiz gerekir. Maalesef modern dünya tüm hâlleri ile biz Müslümanların iştahını kabartacak cinsten kendisini sergiliyor. Her şeyin 'akıllı'sı ile beraber modern dünya insanların hızına yetişemediği baş döndürücü bir hâle geldi. Allah'tan dileğimiz Müslümanları bu mengenenin içerisine dahil etmemesidir.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ise kanaatkardı. Kendisinin ailesinden kalan hiçbir şeyi yoktu, diyebiliriz. Hatice annemiz ile evlenmesi, ticari hayatıyla beraber dünyadan edindiklerine kanaat gösteriyordu. Allah Rasûlü'nün zenginliği, kanaatkar oluşuydu.

"Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğu/zenginliğidir." [21]

Allah subhanehu ve teâlâ Rasûlü'ne, Hatice radıyallahu anha gibi sevgisi ve malıyla destek veren bir eş ile destek verdi. Ardından İslam davetini yayarken davasına sadık ve tüm benliklerini ortaya koyan yarenler verdi. İşte bunlar da onu dünyaya ve dünya ehline müstağni kılan şeylerdi.

Allah Rasûlü'ne veren Allah, bize de vermiş midir? Elbette! Dünyaya karşı müstağni/ihtiyaç sahibi olmayan kimse zengin demektir. İslam nimetinden sonra seninle omuz omuza olan dava arkadaşları vermişse, Peygamberlerin mihnesi/mesleği olan İslam davasına hizmetle şereflendirmişse, baktığında mesrûr olduğun, yanında sükûn bulduğun bir eş, senin için teskin ve dünya lezzeti olan çocuklar bahşetmişse... Bunlar zenginlik değil de nedir kardeşim? Biz zenginliği bir şeye kodladığımız için İslam'ın 'ğinâ'n nefs'/gönül zenginliği/tokluğunu anlayamamaktayız.

Allah, bizleri dünyaya karşı müstağni olan kullarından eylesin. Allahumme amin.

•••

Önceki ayetlerle bağlayacak olursak, seni yetim, şaşkın ve fakir bir hâlde bulup seni zengin kılan, dünyaya karşı müstağni kılan Allah seni nasıl bırakıp terk etsin?

'Kendi durumuna, geçmiş hayatına bak. Rabbin bu görevi sana yüklemeden önce bile seni bıraktı, sana hiç küstü mü? Yetimliğini O'nun koruması kuşatmadı mı? Şaşkınlığına O'nun doğru yolu göstermesi yetişmedi mi? Senin fakirliğini O'nun ihsanı bürümedi mi?

Sen yetim olarak doğmuştun seni barındırdı. Senin dininden olmadığı hâlde amcan Ebu Talib'e varıncaya kadar birçoklarının şefkatini sağladı.

Doğrusu sen fakirdin, yüce Allah seni kanaatkarlık vererek zenginleştirdi. Nitekim seni kendi kazancın ve hanımın Hatice'nin malı ile de zengin yaptı, fakirliği hissetmedin ya da çevrendeki zenginliklere göz dikmedin.

Sonra sen çelişik düşünceleri, saçma inançları bulunan, durumları bozuk ve davranışları sapık bir cahiliyet ortamında yetiştin ve senin ruhun o ortamda huzur bulmadı, o hayata meyletmedi. Ama kendin için açık ve emin bir yol da bulamadın. Ne cahiliyette ne de Musa'nın ve İsa'nın dinlerinden dönen, dinlerini değiştiren, sapıtan ve yolunu kaybeden taraftarlarının yanında... Sonra yüce Allah, sana vahyettiği din ile, sana ulaştırdığı sistem ile seni doğru yola iletti.

Bir kimseyi inanç sistemlerinin karmaşasından ve sapık yollardan kurtararak ona doğru yolu göstermek en büyük ihsandır. Hiçbir ihsan ona denk olamaz. Yine bir insana doğru yolu göstermek rahatlıktır, endişeden huzura kavuşmaktır, yorgunluktan kurtulmaktır. Belki de bu yorgunluklar ve endişeler vahyin kesilmesi, müşriklerin buna sevinmeleri ve sevgilinin sevgilisinden ayrı kalması gibi Rasûlullah'ın çekmiş olduğu çilelerden ileri gelmekteydi. Sonra bu ayet gelerek, ona Rabbinin kendisini sapıklığı içinde vahiysiz bırakmayacağını, önceden de şaşkınlık içinde ve yolunu şaşırmış olarak bırakmadığını hatırlatıyor ve ruhunu tatmin ediyor.

Rabbinin onu yetim iken barındırdığını, şaşkın iken doğru yolu gösterdiğini, fakirlikten kurtarıp zengin ettiğini hatırlatması dolayısı ile kendisine ve kendisinin gerisinden Müslümanlara her yetimi barındırmayı, her isteyenin ihtiyacını gidermeyi ve yüce Allah'ın üzerindeki nimetlerini belirtmeyi emrediyor. Bu nimetlerin başında ise bu dinin kendisine gösterilmesi gelmektedir.' [22]

Allah subhanehu ve teâlâ bu üç ayette, yetimken barındırması, şeriatı bilmezken hidayet etmesi ve fakirken zengin kılması olmak üzere üç nimetinden bahsetti. Bir sonraki sayımızda bunun karşılığını göreceğiz inşaallah.

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun" duamız ile…

 

 

[1]        .     94/İnşirah, 1

 

[2]        .     39/Zümer, 36

 

[3]        .     95/Tin, 8

 

[4]        .     Müslim, İman, 1/5; Ayrıca bkz. Buhari, İman, 37; Tirmizi İman, 4; Ebu Davud, Sünnet, 16; Nesai, Mevakit, 6.

 

[5]        .     Müslim

 

[6]        .     Buhari, Müslim

 

[7]        .     Müsned

 

[8]        .     Buhari

 

[9]        .     Müslim

 

[10]       .     Tirmizi

 

[11]       .     4/Nisa, 113

 

[12]       .     42/Şura, 52

 

[13]       .     Bahse konu olan Allah Rasûlü'nün kitap ve imanı bilmemek ile alakalı uzun nakiller arasında boğmamak adına kısaca, muhakkik ulemanın tercih ettiği ile iktifa ettik.

 

[14]       .     12/Yusuf, 3

 

[15]       .     29/Ankebut, 48

 

[16]       .     Bu kıraat farklılığına mebni olan bir tefsirdir. Çünkü el-Hasen'in kıraatinde: "Vevecedeke dâllun fehedâ", "Sapık kimse(ler) seni buldu da hidayete ulaştı." diye okumuştur ki, sapık kimseler seni buldu, senin vasıtan­la hidayete eriştiler demektir. El-Camiul'i-Ahkami'l Kur'an

 

[17]       .     Kurtubi

 

[18]       .     Kurtubi

 

[19]       .     İbni Kesir

 

[20]       .     Buhari

 

[21]       .     Buhari

 

[22]       .     Fi Zilali'l Kur'an

 

Bu Sayfayı Paylaş :